10 Ara 2017

SANATTA AŞAMA;MEGALOMANIE VE MEKAN


Artık insanın "hayal kutusu"nu sanki düşen bir uçağın "kara kutusu" misali arayacağız; düş bozgunu gibi, "modern hinlik" başını almış gidiyor. Bir sanrının kendi şok boyutunda gerçekleşmesi hayal olmaktan çıktı. 3D - üçüncü boyut- çoktan aşıldı; CAO - bilgisayarın yönetiminde laser sistemiyle baskı, MJM - modelage -, SLA - stéreolithographieApparatus - vs.  Bir kartpostal boyutundan kitaba, kitaptan tuvale; bir imgenin makul bir boyuta ulaşması, bizim bakış açımızla orantılıdır. Oysa  büyük tuvalleri boyamak, devasa objeleri kurgulamak için yine sanatçının devasa mekanlara ve bunun siparişini verecek güçlü bir - sponsor - onu destekliyecek global bir - media - yı gereksiyor. İşte bu açılım içinde bir star sisteme oluştu. Tüfeğin bulunması sonucu bozulan "mertlik" gibi, günümüz sanatçıları giderek belki bu boyut'a girerek; tuvaliyle cebelleşen mütavazi ressamı tarihe gömdüler. Bizde bile asistanlarıyla çalışan, belki sözünü ettiğim tekniklerin boyutunda değil ama el değmeden üretilen, sipariş vererek gerçekleştirdiği yapıtını "contemporary" fuarlarında satışa sunan, modernlik fenomoniyle kafasındaki "virtuel"i pazarlayanlar; tekdüze bir görücü prototip yarattılar: bakan ama görmeyen, yargılamadan daha doğrusu - anlamadan -  satın alan, kolleksiyoner olduğu kendisine "ikna" edilen ve de özellikle ülkemizde "müzayedecilerin" dümen suyunda bu sanat oyununun geleceğinden şüpheliyim! Bu oyunun global açılımında, yöneten ülkelerin sanatı bir propaganda olarak impose etmek adına yaptıklarına "sanat savaşları" diyebiliriz.


Geçen yıl Paris, Fondation Cartier'de Cai Guo-Giang gösterisi, sanki çocukluğum naif panayırlarının asrımıza uygulanması gibi bizi şaşırtmak amaçlı ama izlediğim kadar artık kimse şaşırmıyor; anlamıyorum; gözlerdeki doymuşluk nedense bana bir şeyin sonunu geldiğini fısıldıyor: "..artık şaşırtamıyacaksın!". Önceleri Japon'yada "pyrotechnique" - havai fişek- ve barut üstüne araştırmalar yapan sanatçı, daha sonra bu öğrendiklerini sanatla kesiştirerek, gösteri anlamında daha çok "show" benzeri gösteriler, ancak hayalin erişebileceği boyutlarda "instalation'larla" sürdürüyor. Kısa bir süre sonra Venedik Biennali'nin ona getirdiği sükse Pekin Olimpiyatlarının "havai fişek" gösterisiyle, modern müzelere; Mass Moca, Guggenhaim, Fukvoka, Cartier Paris vs. olağanüstü boyuttaki "instalation" lar, megalomanin sınırlarını zorluyor.


Bu sanatçının hayal gücüyle, hayalin büyük boyutlarda gerçekleşmesi yine günümüzün bir mucizesi diyebiliriz. 3D tekniği ile yaratılan aslını aratmayan objeler, installation olarak müzelerin büyük mekanlarında elbet şaşırtıcı işlevlerini yapacaktır. Ne yazık sanatın anlamı yalnız şaşırtmak değil, onun öğreticiliği ve gizeme kucak açan olağanüstülüğü. Artık sirkler nasıl çocukların albenisinde değilse, müzelerde yapılan bu tür şamata'dan da bıkacağız.


Cai -Guo'nun Japonya'da öğrendiği "havai fişek" uzmanlığı; barutu babasının malı gibi kullanma yeteneğini ve ona ünlü müzelerin kapısını açıp, "show" yapma olanağını tanıyor. Büyük boyut tuvalleri yere serip, içi sıvı boya dolu baloncukları barutla patlatarak, rastgele oluşan leke, lavi , benek , lekelerin yarattığı tablolar elbette bir anlam, bir tad, boya kalitesi içeriyorlar. Büyük boyut tuvaller şasiler gerilip sergilendiğinde, show'u görmeyenleri şaşırtıyor ama! Evet bir ayrıcalık bu; canı sıkılan müze yöneticilerinin kapılarını bu tür "şamata"ya açmalarını anlamıyorum!


 Madrid Prado müzesi de Cai-Guo'nun önlenemez keşfinin tuzağına düşmüş; güya sanatçının Buen Ratiro sarayına "harp ve sulh" içeriğinde yaptığı gönderi - show - bile, bana bu mekanlara duyduğum saygıyı silemiyor. Tekrar müzeye girip, gizlice Zurbéran'nın tuvalin önünde eski çağların çekim alanına giriyorum!


Sanatçının bu installation'nunda kavram saptaması ne olursa olsun; ben bir kez bile içeriğini düşünmedim, bir süre izledikten sonra sergi sonucunda bunu nereye götürecekler, hangi araç bunu taşıyabilir, daha sonra sergilenme söz konusu ise, o sürede saklanabileceği mekan, yeniden kurgulandığında, öncekiyle bağlantısı vs.


Genellikle iklim değişiklerinin doğayı altüst etmesi sonucu kentlerde bile yaşadığımız köklerinden sökülmüş bu ağacı böyle bir mekana; bilmiyorum hangi olanaklarla sokup, kavramlaştırmak biraz gülünç. Wei Wei gibi Çinlilerin bize bu denli moral öğretisi biraz absürt!


Cai Guo'nun asıl uğraşısının "havai fişek" olduğundan söz etmiştim. Bunu sanata uygulayıp, "ephemer" bir show'la plastik sanatlara yeni bir bağlantı yapıyor. On dakika sonra onun renkli bulutlları yok olacak, geriye kalan görseller ona gelecek olimpiyat oyunlarında, daha başka açılımlar getirecek!


Şimdi bende kalan izlenim, virtüel sınırları zorlayan bir filmin etkisine özgü kısa bir bellek, tını ve de  aklımda kalan ona benzer bir merak, daha çok bunları gerçekleştiren atölyeler, teknik elemanlar, ortada dönen para ve de sanatçının payı. 21 yüzyılın başında yaşanan bu histeri kısa bir süre sonra tüketilecek, "conceptuel"in son günleri bence. Tüm bu sorunlar giderek "accumulation", - birikme ve yığma - gerçeğiyle karşılaştığında, ileriye dönük, bizi bekleyen "kaos" dan kimsenin haberi yok. Paranın açılımıyla sürekli alınıp, bir gün değerini ölçebileceğimizi sanarak depolara yığdığımız "sanat eserleri, kendi kendilerini yok etmeden kanımca çöp olarak kaderlerini bulacaklardır. Örneğin: Louvre müzesini Fransa'nın kuzeyinde Lans kentinde de açtılar ama gereken sükseyi bulmadı. Belki Arapların para boyutlarına ulaşamadığı için. Konu müzenin açılımı değil; Paris Louvre müzesi, asırlardır depolarında biriken 230 bin tuval, objet, heykel, tüm aklınıza gelebilecek sanat eserini yine Lans kentinde özel olarak kurulan yeraltı "bunker" lerine taşıyor. Seine nehrinin daha önce taşma tehlikeleri bu eserlerin çoğunu rutubet nedeniyle yıpratmış. Görünenin yani çağdaş adına bugün yapılanların, kullanılan malzemenin, devasa boyutların geleceğini hayal etmek zordur. Paranın ve uluslarüstü sanat lobilerinin açımaz yıprattığı, kanayan hayal gücümüzü kendimize saklayalım.




























11 Kas 2017

KAOTİK GÜNLER 2



19 yüzyıl Alman kökenli bir sözcük KİTSCH; süslü, zevksiz, beğeninin belki en bayağısı gibi karşılıkları sözlükten çıkarak güncel sanatın estetik kapsamına girdi. Güncel sanat üstüne bir anlam yüklemek güç, pentürü eleyerek bir sirk misali aklımıza gelebilecek her türlü gösteriyi “düzmece” mediatik çekim alanları yaratarak; örneğin Modern Müzeler, Fondationlar, Biennaller, fuarlar vs. meta olarak işleve sokarak, bir kaç milyarderin uluslararası satış evleriyle yönetiliyor. Bidon isimler yaratıp, onları pazarlamak için Versaille Sarayından tutun Louvre’a kadar en dokunulmaz mekanlarda show yaptırıyorlar. Takahi Murukami, Joanna Vascoceloc, Jeff Koons vs. ki tümüyle kitsch’le yıkanıyorsunuz. Kimse ağzını açmıyor, bilmiyorum belki sanat eleştirisi öldü ama Fransa’da bir tek düşünür Luc Ferry acımasız eleştriyor ama kim dinler!
Tekrar bunları yazmak beni yoruyor ama konuya girmek için yine dışardan bakmak gerekiyor. Gözüme ilişen Beyaz Müzayede’nin güncel satışının kataloğunda yine malûm isimler ama kataloğun kapağında bir portre: yani satışın göz bebeği; imza Fahrelniza Zeid; 500.000- 750.000 YTL. açılış fiatı, kanımca milyona gidecek. Eğer sanat adına, resmin kuralları adına, tekniği adına, boya olarak, anatomik, estetik, içerik, mesaj vs. benzer çirkinlikte bir tablo, turistik mekanların kaldırımlarında 15 euro’ya satılıyorsa, belki Prenses’in hatırına biçilmiştir bu fiat. Katiyen hiç bir hesaplaşmam yok bunları yazarken; oysa oğlu Nejat Devrim annesine karşı daha da acımasızdı: “canı sıkılan pazar ressamı bir prenses” olarak tanımlardı ve de dargın öldü. Sonuçta yine Kitsch’e dönersek, ne yazık bir zevksizlik de olsa bir kalite içerir kitsch; o zaman kitsch bile değil. Soyut süslemelerini eleştiremeyiz çünkü sanatçı böyle soyutluyor dünyayı dediklerinde, ona bir yanıt vermek güç ama durup dururken portre yapmak nereden çıktı? Yazının devamında Blog’larım da daha önce bu konuda yazdıklarımda görüldüğü gibi bir sataşma da değil benim tavrım; bu çevrede kimse yüzüne eleştirmez, tekrar ediyorum 30 ressamla her ay 10 müzayede dünyanın hiç bir yerinde yok; köreltiyorlar pentürü kimse farkında değil!

“Tanınmış bir müzayede evi, verdiği ilanda “müzayede sezonunun” açıldığını muştalıyordu; oysa aynı günlerde Contemporary İstanbul fuarı da bitmek üzereydi. Şaşırdım, ne akıl almaz bir iştah, ne yi göstermek istiyorsunuz, tekrar tekrar ne yi pazarlıyacaksınız? Varoluşlarında iğreti duranlar, lüks kataloglarında, pırıltılı Internet sayfalarında, bu sezon piyasaya sürecekleri başeserleri kendi “virtuel” kolleksiyonerlerine “emri-vaki/fait accompli” sunarken, yine aynı ressamlar öteki müzayede evlerinin satışlarında, çok değişik değerlendirmelerle; ibrikler, sürahiler, el yazması panolar, tesbihlerle karışık, oryantalist suluboyalar ve de “meçhul Ermeni ressamların” “nocturn” İstanbul peyzajlarıyla bu oyunun içindeler. Daha dün bir sergiden aldığını bir müzayedeye koyup, o sanatçıya ve galeriye saygı duymayanlar , elden ele dolaşıp, ipi pazara çıkan tablolar, ressamlar! Unutmayalım yaşamak için müzayedelere ısmarlama resim yapanlar da çoğunlukta; yaşamak kolay değil! Bilemediniz otuz ressamı bile kapsamayan bir rutin. Bize özgü bir köpürme ama çoktan bir geriye dönüş başladı bilesiniz! Çöken bir ekonomi, resmi hani o başladığımız yılların kıyılarına getirdiğinde, biliyorum ki siz daha önce çekip gitmiş olacaksınız!
Blog’umda geçen seneler de bu konuya değindim; değişen bir şey yok:”

“ Ülkemizdeki bitmez tükenmez bilmeyen , resmin gizemini , hayalini "metah " adına pazara çıkaran, deynekcileri sanat yargıcı yapan "MÜZAYEDE" hystérisine karşı yapacak hiç bir şey yok, sanatın  “albenisi”; bakan ama göremeyen gözlerin , yargılayamayan beyinlerin eline düşmüştür. Sanatı yöneten ülkelerde, uluslararası ünlü satış evleri bu pazarı değer adına bir "borsa niteliğinde" korurlar , çünkü "değer" bu yatırımın garantisidir ve de her gün müzayede yapılmaz! “

“ Geçenlerdeki yine bir müzeyedenin 2 milyon üstüne sattığı bir tablonun ki -alan almıştır-, beğenisine: “ne karışıyorsun, sen de ressamsın, kıskanıyormusun, sen de o tapınaktasın” demiştim! Sözgelimi, bu şamata içinde asıl gerçek; ülkemizde  - tekrar ediyorum - ileriye dönük resim tarihini; hazırgiyimciler, mütahitler / alış-veriş merkezlerinin patronları ve lüks otellerin sahiplerinin yazdığı malûm. Daha önce Lebriz com. sanal dergide aynı şekilde diklenmeme bir yanıt gelmişti; bir bey, böyle konuşmamdan sinirlenerek , -… beyfendi ben cam ticareti yapıyorum, camcıların da resim sevmeye, resim almaya hakları yok mu? Anımsamıyorum ne yanıt verdiğimi ama şimdi Ece Ayhan misali bir yanıt vereyim bu soruya: evet " Bütün Yort Savul'lar " resim alır ve de sanat tarihi de yazarlar, müzayedeler yaşadıkca. “Bu kez Arif Dino’nun bir şiiri geldi aklıma: Döner kebab / dönmez olsun!”
“Beni "kadına dair" bir blog yazmaya;  önümüzdeki günlerde yapılacak bir müzayedenin kataloğunda gördüğüm prenses Fahrünisa El Zeid'in satışa sunulan bir tuvali oldu. Tekrar baktım; 350.000 liraya satışa sunulan bu portreye gerçekten alıcı gözüyle, hani şöyle, resmin sınırlarında dolaşmış, biraz desenin farkında, boyanın, insanın içeriğinin, sanatın varoluşunun ya da sürekliliğin, bakmak fiilinin gerektirdiği tüm iyi niyetlilikle düşünerek, bu "croute'u" - kabuğu- bize yutturan "çığırtganları" ve deynekcileri tekrar kutlarım. Bu konuda daha önce Blog'da yazdığımın ( Oxymore/Kasım 2013) ötesinde yeni bir şey söylemek gereksiz. Kanımca başlangıcın çok üstünde satılacağından hiç şüphem yok. Bu kez alıcıyı izliyeceğim; bir hazır- giyimci, bir alış-veriş merkezi patronu, bir taşaron- betoncu, şüpheli bir banker; kim olabilir bu parayı gözü kapalı atabilecek? Öteki ressamlar ne düşünüyor onu da merak ediyorum ve de biliyorum ki düşündüklerini böyle açık söylemezler, bizans usulu daha temkinlidir eğer aynı yolda yürüyorsak.”

“Eğer konumuz "parayı veren düdüğü çalar" ise; sayın iş adamı Zafer Yıldırım Dubai'den alır resmi evine asar. Ama iş bununla bitmiyor; mega alış-veriş merkezlerinin sahibi, derici, Kasımpaşaspor  kulübü başkanı çaktırmadan Türk Resim Tarihini'ni de yazıyor: Christe's verdiği demeç elbet bunun "hamasi" bir nedenle yapıldığı; Raffi Portakal'ın telefonla gerçekleştirdiği satın alma operasyonu; 5 milyon ödeyerek Cumhuriyet'in 90. yıl dönümünde bu tablonun ülkesine dönmesi! Ben çok korktum bir yabancı alır diye ama korkulacak bir şey yok; bu İngilizler çok iyi bilirler "keriz silkelemesini"!

“İster istemez eski anılara döndüm: 70 yıllarında Paris'de Galerie Katia Granoff'da Fahrrelnisa Zeid'in sergisindeyiz. Tüm Ortadoğu , Rus , Osmanlı prens ve prenseslerinin katıldığı bu vernissage'da kızı Şirin Devrim bana sergilenen bir sürü tabloda kendisin de " boyamak adına" bir payı olduğunu anlatmıştı ve de inanmamıştım; 1994 de yayımlanan "Şakir Paşa Ailesi" anı kitabından bir alıntı:
 Noel'den sonra kardeşim, ailesi ve kocam, Lech'e hareket ettiler. Hem Ürdün veliahtı Prens Hasan'la buluşacaklar, hem de kayak yapacaklardı. Ben anneme bakmak için Viyana'da kaldım, biraz iyileşirse yılbaşını onlarla Lech'de geçirmeyi umuyordum.
Annem elime kalın bir fırça tutuşturdu. "Ne olur bana yardım et, şu arka fonu kırmızıya boya, kendim yapacak olsam yorgunluktan ölürüm, oysa portreyi bu gece bitirmek istiyorum" dedi.”

“Bir tuvalin kötü boyandığının farkına varabilmek bile yine bir bilgi içerir; pentürün tüm varoluşunu, bir tek sözcükle örneğin "postmodern" le, tersyüz etmek, yeteneksizliği müzelere, kolleksiyonlara sokmak becerisini yapanların, bu "manupulation" güçlerinin arkasında kapitalist yatırım fonları, bankalar, zengin uluslararası müzeler vardır.”

“Bu demek değil ki düşlediğimiz resim yapılmıyor; ressam -benim anlamımda- parasal döngü içinde açılmış galerilerden elini ayağını çekmiş, yerini çığırtganlara, şarlatanlara bırakmıştır. Resim çağdaş'ı, modern'i bayrak olarak açmış sanat lobileri kurmuştur, atölye yerini "manufacture" bırakmıştır Yaratma edinmeleri, yaratıcılığın bireyselleşmesiyle orantılıdır, resme nitelikli bir katkı, sanatın anlamıyla bir kaygı oluşturur, yapma boyutları resmin geldiği yeri yadsımaz, sanat bir sürekliliktir. Soyutlaşma bir indirgeme tehlikesi değildir, anlatımdaki transparance teknik bir dil olduğu sürece figüre içerik olarak katılır. en büyük tehlike; sanatın anlamını, varoluşunu unutup "standart kurmacalar" ya da contemporary' yle göz boyamaktır. Entrikaya dönük, gnostik anlamda müzecilik, yargı sistemlerinin monopolleşmesi, uç yargı sistemleri giderek sanatın sığlaşmasının nedenlerinden biri oluyor. Modernlik fenomeni bir kalkan olduğu sürece, sanatı yargılamak, bakanın algısını robotize etmekle, örneğin "postmodern" oluşturuyor. İşte o zaman isterseniz,  siz de ressam olabilirsiniz!”

“Beğeninin bu denli çarpıtırılması, kendiliğinden oluşmuyor, "décadence", çağların belli dönümlerinde insana dair paradoxal bir moral düşüşüdür. Yalnız "plastik sanatlara" dokunuyorsa bunu genelleştiremeyiz ama tüm bu çirkinliğin "officiel" olarak ileriye dönük müzeleşmesi, paraya dönüşmesi, yapıtlaşması, bir öngörü olarak hiç bir perspektive sığmıyor. Ne yazık "eleştri ya da karşı oluş" tavrı media'da susturulmuş, Tüm basın övgü ve hayranlık, uzun ömürler sunuyor. Eğer özgürce bir şey yazıyorsam bu çevreyle hiç bir çıkarım olmadığı içindir. Bu tarafta geriye dönük hiç bir dialektik dönüşüm olamaz. Ne yapalım? Kabul mu, katiyen, yapılan "modernlik fenomeninin" arkasına sığınmış bir kabusdur, geçicidir ama geriye kalan daha da önemli bence; geriye bir "syndrome" kalacak, "syndrom BURN OUT. “

19 Eki 2017

THE SQUARE




Dilim kurudu, “..sizinle dalga geçiyorlar; MODERN, CONTEMPORARY şamatası yaparak vs.” Bizim en önemli özelliğimiz; bize gönderilen her şeyi “..demek batı’dan geldi, doğrudur, biz de yapalım” adına geldiğimiz yer yalnız saf oyunlar değil, altında önemli “ekonomik” çıkarlar ve de “kafa yıkama! Önemli bankaların, fondation’ların ve onları müzelerinin, zengin snop milyarderlerin gösteri alanındaki bu “özenme”nin elbet bir gün suyu çıkacaktı ve çıktı. Kimsenin okumaya vakti olmadığı için, bu “çağdaş ekonomik histeri” yi eleştirenler, gazete, dergi ve de ınternet yine bunu okuyan ve de aldırmayanların ilgi alanındaydı! Bu şamatayı çökertecek belki ekonomik bir kriz olabilirdi ve de oldu da; ne yazık on yıl sonra daha beter, bu kez arapları da bu oyuna sokarak; “keriz silkelemek” sistemiyle 21 yüzyıl “sanat tarihini” daha kapsamlı yazmayı sürdürüyorlar. Dün gördüğüm film: “THE SQUARE”  İsveç sineması yapımı, yönetmeni Ruben Östlund daha önce yaptığı “SNOW THERAPY” filmiyle yine ülkesinin ve Avrupa Birliğinin önemli bir sorunu olan “göç” konusunu işlemişti; Göteborg’daki Afrikalı çocuklara yapılan şantaj içeriğiyle. Bu kez yönetmen önemli bir duvara çarpıyor arabasını; konu kimsenin şimdiye dek dalga geçemediği “contemporary sanat” yani önemli bir “lobi’nin, modern müzelerin ve de onların zengin mesenlerinin nasıl “manupulé” edildiğini, bir modern müzeyi yönetenlerin varoluşlarındaki sapmaları, saflık ve naiflik adına komik bir şekilde sunarken, İsveç’in geldiği ekonomik güç adına oluşan zengin ve yaşlı bir sınıfa karşılık bu ülkeye göçen ve de İsveçlilerin saflığını istismar eden, yalnız dilencilik ve hırsızlıkla yaşayan malûm ülkelerden gelenlerin bir panoraması! Bir “modern müze” yöneticisinin yeni bir sergi aşamasında yaşadığı üç kaotik günü anlatırken geri planda bu müzenin sergi salonlarında “absürt” bir gezintiye çağırıyor bizi.


Örneğin bir salondaki “instalation”da sanatçı önemli oranda “çakıl” yığmış, tepeçikler hesaplı, santimetre şaşmıyacak! Biraz alıcı gözle bakarsak, bu çakıl yığınlarını izleyen kameraların kontrolu ve de bütün gün bunu dikkatle bekleyen bir bayan, müze bekçisi. Kaza geliyorum demez; temizlik yapan kadının dikkatsizliği bu çakıl tepeçiklerinden birine dokunuyor bu bir santimetrelik oynamayı eğer sanatçı duyarsa; eserine yapılan bir saldırı olarak alacak ve sigorta müzeden saygısızlık adına sanatçıya bir kaç milyon ödeme isteyecek vs. Virtüel değil bu filmdeki pasaj; örneğin geçen yıllarda buna benzer gerçek problemler yaşandı. Dormund müzesindeki Martin Kitbenberg’in eseri “..ne zaman tavan akmaya başlamış sa” yani eser, içine su damlayan bir kova, müzede temizlikçi kadın yer biraz ıslanmış diye kovayı bir kaç cm. oynatınca, sanatçı tarafında müzeye açılan dava 800.000 euro olarak sonuçlandı. Yine Joseph Buys’un Dusselldof müzesindeki installation’daki tereyağının erimesi ve de niceleri. Filmde müze arka planda, sandalye yığınlarının olduğu bir yerleştirme, sandalyaların yıkılması dolby audio’yla seslendirilmiş. Her kez müze gezilerimde dikkatimi çeken; bu anlamsızlıkları bekleyen, kontrol eden kişilerin varoluşlarındaki monotonluk, sıkıcılık, rutin. Çaktırmadan bakarım; yalnız modern müze değil örneğin Louvre, çok önemli tuvallerin olduğu bir salon da olsa belli bir sabırın ötesinde çoğu kez fazla gezen olmadığında uyuyan müze gözlemcilerinin, bu kısa kestirmelerdeki  ürkek düşlerini!
Avrupanın zengin ülkeleri bugün göçün çekim alanında. Yaşadığımız tüm gerçeklerin; harplerin kayganlaştırdığı büyük sapmaların dışında Avrupa birliğinin kendi içindeki göç sonucu yaşanan absürtü ne yazık gören çok ama kavrayan az! Bazı ülkeler örneğin Romanya ve Bulgaristan, ülkelerindeki istenmeyen azınlık ve etnik olan önemli bir bölüme pasaport vererek başından silkelemiş, bunlar da bir Avrupa vatandaşı olarak önemli kentlere gelerek daha önceki yaşamlarından katiyen taviz vermeden ve hiç bir kompleks gütmeden yaşantılarını sürdürüyorlar. Dilencilik ortaçağda bile bu kadar popüler olmamıştı, yankesicilik ve hırsızlık da bu folklorün bir parçası. Filmde İsveç’lilerin hümanist duygularla bu yabancılara yaklaşımı katiyen abartma değil, istismar edildiklerini düşünemiyecek kadar naif bir toplum bu İsveç! Biz değil miyiz; Avrupa’nın verdiği üçbeş kuruşla dört milyon Suriye’liyi, sosyal yapılaşma düşünmeden alıkoyan! Şu bir gerçek, Ruben Ösllund bunun da farkında, göçlerin insanın gelişimi ya da değişimine hiç bir etkisi olmadığının. Modern bir toplumun bu insanlara ucuz konforu dışında inanç ve kültür adına olumlu hiç bir şey vermediğini yarım asırdır izledik. Fransa’ya Cezayir harbi sonucu gelen Magrep’liler kendi ilkel varoluşlarında hiç bir taviz vermediler, assimile olmak adına. Almanya’daki Türkler de öyle; Berlin’de mi yaşıyor yoksa Artvin’de mi?
Filmin bir başka öğretisi de sponsor ya da mesena adına paranın akacağı kaynakların, sanat adına nasıl kullanıldığı. Genellikle zenginlik büyük aşamalarda paranın, topluma iyileştireceği sosyal sorunlara değil de sünepe, kompleks giderici loby oyunlarına, örneğin bir modern müzenin “donateur”ü -bağış yapan-  olmak, müzenin snop gösterileri, yemekli açılışlar ve bunun sağladığı mediatik şamatada baş rolde, komik olduğunu farkında olamamak adına! Katiyen hayali değil bu; bir kaç gün önce Fondation Louis Vuitton’da açılan “Modern Olmak” ,  MoMa-Whitney müzesi vs.kolleksiyonlarından gelen “Çağdaş Amerika Sanatı” sergisi nedeniyle Milyarder Bernard Arnauld’nun verdiği yemek. Daha snop, daha komik bir seromoni düşünülemez; MoMa’nın direktörü Glen Lowry’nin özellikle katıldığı bu gece, filmdeki yemek sahnesini aratmıyor.


Birden aklıma geldi; Basel Sanat fuarı nedeniyle bir Türk Bankasının, Basel’in önemli bir otelinin fuayesini kiralayarak, bu fuar için gelen Türk müşterilerine sunduğu VİP ikramı! Komik değil mi?
Performans sanatçıları da dersini alıyor bu filmde; Arjantin’li performance sanatçısının gerçekleşmek istediği ‘kafamızdaki küçük alan”, büyük emekler harcıyarak yapılmak istenen bir gösteri ve bir concept: exposion/ non exposotion !
Bu filmi görürseniz, belki uzun bir süredir ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız!

23 Eyl 2017

KAOTİK GÜNLER

Anlamıyorum, gelinen bir yer var; sanat adına tasarımlar: “contemporary” etiketiyle sunuluyor; örneğin Avignon Festivalinde, Çağdaş Tiyatro, Modern Dans; öbür taraftan Modern Müze, modern resim, Contemporary fuarlar, Modern'i etiket etmiş biennaler vs. Biliyorum amaç bir farklılığın ötesinde ortaya yeni bir şey koymak, ama nasıl anlatabilirim: önce bir müzik bulup sonra bunun eşliğinde sahnede takla atıp, bir takım garip hareketler yapmak modern dans oluyorsa; - “birden Bejart'ın Bolero balesini anımsadım” - ya da nedense her yıl Avignon Festivalinde ve de dayanamamın en üst düzeyinde yine “çağdaş” a adanan tiyatro denemeleri tekrar ediliyorsa, Biennaller kurmaca sloganları ötesinde bir gösterişe soyunmuş sa - iyi komşu/kötü komşu!- ,  işte orada ben yokum! Belki  farkında değildik, sanatın “idea”sını ters yüz edildiğinin! Gözümüzün önünde, çocukca bir duyguyla zorla elimizden alınmış bir oyuncak misali, sanatın hayal perdesini çekip alıyorlar ve kısır döngülerindeki "kabızlığı" Modern adına "imposé" ediyorlar ve de buna inanıyoruz!



Bu kurmaca bieneller, tiyatro festivalleri, ünlü modern müzelerin kurgularındaki ard tecimleme, bizleri uzaktan yönetilen bir “robot” misali kendi çekim alanlarına yönlendiriyor. Eğer kendi beğenimlerimizde kuşkuluysak; o zaman bu “tröst”ün dümen suyunda gidelim; "beni ilgilendirmiyor" diyorsak, işte bir sanatçı olarak seni dışladıkları kabuleneceksin, atölyene dön eğer yaşayabiliyorsan, bekle; bir kaç milyarderin başını çektiği bu "Contemporary'nin buharlaşacağı gün uzak değil! Şu günlerde Lyon Biennali - bu biennal Venedik'den sonra en önemlisiymiş-; Fransız basını böyle söylüyor, ayrıca "iyi komşu - kötü komşu" gibi dert dinleme, tematik can sıkıntısıyla yükümlü İstanbul Biennali'den kimse söz etmiyor kanımca etmez de, ülkemizin imajı bu denli sığlaşması, yaşadığımız en kabus yıllarını bile aratıyor! Sözüm geldiğimiz yer; bu tür biennallerin çocukları bile ilgilendiremiyen bir düzeyde "panayır" misali "eğlence fuarlarına" dönüşmesi. Penture ve sculpture'ü dışlayıp, komik instalation'larla MODERN'i sergilemek: Örneğin LYON:

Le caisson sensoriel/ Mathieu Briand


Sonic Fauntain/ Doug Aitken


Hollow-Stuffet/ Damien Ortaga


Machefer/ Lara Almarcequi


Synclastik-Anticlastik/Hector Zamora


Wher Sky Was Sea/ Shinabuku

 Directeur Artistique Thierry Raspail MODERN sorusunun altını çiziyor: " ..bize düşen görev, öyle bir olay yaratmak ki, geçmişi ve belleği içersin giderek evrensel kültüre de değinsin. Bunu sergilemenin yeni formulerini yine bu biennalle gerçekleştiriyoruz; bize soru sorduran bir olay yaratmak, paralel tarihe, antropologie global, çağdaşlılık, yapıcılık ve de değiş-tokuş.."
Tamam anladık ama görselleri izlediğimizde artık suyu çıkmış "installation'lar, enayice kurgular
Anlamıyorum bir özentidir gidiyor, bizi tarihde perişan edenlerin, bu emperyalist ülkelerin dümen sularından bir türlü çıkamıyoruz, biliyorum “kültür” daha beyaz yıkıyor çünkü sanat adına bizi yönetenler biliyorlar ki “kültür” önemli bir silahtır. 50 yıllarında “soğuk harple” başlayan etkinlikliğin radiationu bugün çok daha etkin; sanatı “çağdaş” markasıyla sığlaştıranlar, etkinliklerini mediatik sistemin yörüngesine oturtmuşlardır. Bu ipleri ellerinde tutanların amacı, sanatın kendine özgü akışı ve ya kalıtım süreci değildir; onu kışkırtarak hızlandırma, anlama, görmekten öte yargıya fırsat vermeden bulandırma, kompleks alanları yaratarak monopol, lobi güçleriyle çekim alanları oluşturmak ve de tek merkezden yönetmek. Nedir bunlar: MoMa NewYork, Tate Londra. Fransa ve öteki zengin ülkelerde bu iki gücün satelittleri oluşturulmuştur; milyarderlerin özel kolleksiyonlarını içeren “fondation”lar, modern müzeler, uluslararası pazarlama markaları Sothbe’s, Christi’s vs. bunların sahipleri de yine sözünü ettiğim milyarderdir. Konu kültür olduğuna göre büyük ülkelerin kültür programlarını da yine bu büyük lobi yönetir. Eğer Tate Modern size kendi "Twitter" sayfalarında buna benzer beğeni önerileri sunuyorsa, bizim gibi yönetilen "sanat sömürgelerinde" hemen etkin olup, benzerlerini zengin otel sahiplerinin, alış-veriş merkezlerinin patronlarının, önemli bankaların himayesinde açılan Contemporary Fuarlarında satışa sunulur.




ve biz de Contemporary Fuarının pırıltılı vitrinlerinde bize emposé edileni satışa sunarız. Öyle bir kompleks ki çıkmak için düş de olduğu gibi uyanmak gerekir bu kabusdan!

Galeri Zimmerman/ Contemporary İstanbul

Unutmadan: geçen aylarda bir Amerikalı dostum, bana Tate'de Fahrelnissa Zeid'in sergilendiğini muştaladı. Kendisine, İngiliz'lerin hiç bir şeyi hayırına yapmadığını ve de prenses'in aynı zamanda Lübnan'lı olduğunu yani bu işte bir Ortadoğu parmağı olduğunu anlattım. Durup dururken ....

                                                             WEİ SYNDROMU
 Çağdaş etkinlik deyince bu kanaldan size gösterilen yolda gideceksiniz, bu konuda en güzel örnek yine Türkiye; Sapancı Müzesindeki Ai WeiWei sirkini size gönderdiler; yalnız biz değil şu günlerde Lozan'da daha kapsamlısı, paranın gücüyle düdüğü daha iyi çalıyor WeiWei ve İsviçre'lilere diyor ki Çin'de insan hakları çiğneniyor, demokrasi yok diyor, peki nasıl diyor bunu:



Ai Weiwei orta yaşlarda bir Çin'li, babası önemli bir şair, Ai Qing ama biraz derine indiğimizde, baba ve oğulun geçmişiyle ilgili inandırıcı bir özgeçmiş'e'ye rastlamıyoruz. Weiwei 17 yaşında Amerika'ya sinema okumaya gidiyor! Daha sonra NewYork'da "undergraund" ortamı ve de Andy Warhol bir usta olarak; provacation sanatı adına onu etkiliyor. 1989 Tian'anmen başkaldırısıyla kendini duyuruyor Wai, yaptığı "açlık grevi" kendisine aktüel bir önem kazandırıyor. Dikkat edelim; bu senaryoda karanlık noktalar çok fazla; Wei'nin varoluşu yani Amerika'ya gidişi, sanat dünyasına yaklaşısı, Pekin'de bir gurup öğrencinin başkaldırışı, açlık grevi ve de babasının hastalığı nedeniyle Çin'e dönüşü daha sonra kendine yakıştırdığı "manupuléteur" tavrıyla göz altı, tutuklamalar vs.  Tek slogan "Özgürlük ve Demokrasi" ama kimin için ve neden sorusuna yanıt yok. Önce yine açtığı bayrağın simgesine gelelim:  Çin'de "İnsan Hakları", demokrasi! Söz konusu olan bu ülke nüfus olarak 1.3 milyar ve de kapitalizmin merkezi, neyi dinamitlemek İnsanı tanımlamadan, şu  günü gününe yaşadığımız, tanık olduğumuz "insana dair" sığlaşmaya görücü kaldığımız, hiç bir çözüm getiremediğimiz sürece. Önümüzdeki bir kaç yıl içinde Çin, bugüne kadar yaptığı "doğum kontrolünü de hafifletecek ve de göreceğiz dünya nüfusunun hangi boyutlara geleceğini. Bu gibi sloganlarla kendine sanat adına bir dokunmazlık, "notoriété" sağıyor ve  de Contemporary lobisinde yaptığı "komplo teorileri ve hayalleriyle" de Kassel- documanta-, Tate Modern, New York MoMa, Martin Grapius Müzesi Berlin, tüm Bienaller vs. kapıları ardına kadar açılıyor.
Bence manupulation önemli bir sanat, şamata yapmak bunun bir gerekliliği; iki sahte vazo kırıp, plastik ayçiçeklerini bir salona yayıp, yengeçler, sandalyelerle bu kadar ciddi adamı yıkamak! Biraz NAİF DEĞİLMİYİZ?

Aİ WEİWEİ/ Le Palais de Rumine Lozan



















24 Tem 2017

IH L'AMOUR



IH - L'AMOUR


                                  Bİ-HARAB-ABAD-I AŞKINDIR UNUTMA RAHM EDÜP
                                  FITNAT'I GEL EYLEME DİVANE ALLAH AŞKINA

Şair Fitnat Hanım ve Ahmet Mithad efendi 1878 de tanışıyorlar, daha doğrusu, Rodos dönüşü Tophane'deki Dilaver Paşa konağını yakınındaki evinden Kabataş'a taşınan Ahmet Mithad'ın komşusu, Bahriye mektupçusu Mehmet Ali efendi ve eşi Şair Fitnat Hanımdır. Küçük bir bahçeyle ayrılan bu iki konak ve bu bahçeye bakan iki pencere bir düş misali bir türlü varılamayan, yalnız gözgöze gelmekle oluşan bu olağanüstü bir arzu birikimi, sözcüklerin içeriğinde amacına ulaşıyor; ilk mektup Ahmet Mithad'dan şöyle başlıyor ;

  - “ Yegane-i rüzgar, edib-i zerafet-şiar, şaire-i letafet - nisarım efendim, “

yanıt hiç gecikmeden geliyor:

 - “ Ma'ruz-ı cariyeleridir,
      Lutufnamenizi on dört gün , on beş gecedir okuyorum. Her okuyuşta başka bir lezzet buluyorum,bir başka sefa kesbediyorum…”

Pencereden pencereye süren bu ilişkiyi Ahmet Mitad bir başka mektubunda şöyle anlatıyor:

 - Meleğim,
   ....Saat altılara kadar iki pencere aşırı bir mesafeden , uzaktan uzağa gelip , kaffe-i lezaiz-i dünyeviyyeyi mesamimden dimağıma ısal eyleyen sedanızla mes'ud olduktan sonra hayalinizin mesken-i daimi  ittihaz eylediğim mahallin kapısı önünden geçip ve mübaadet buyurduğunuzu meleklerde de bulunamaz diye hülya eylediğim nazik ayaklarınızın kendileri gibi olan şamatalarından anladığım zaman artık içimden gelen bir ahı bir türlü zaptedememişim.
Fitnat Hanım hemen yanıtlıyor :

   Malikim ,
 .....Midhatcığım, ben orada bulunduğum müddet zarfında, ne hallere girdim, neler düşündüm, siz de bilmezsiniz ya? Aklım katiyen başımda değildi. Aman yarabbi , o kadar kendimi bilmiyordum ki birçok şeyler için mest-i laya'kıl olanlar gene benden hüşyar bulunacaklarına yemin etsem hanis olmam.V akit de ne çabuk geçti, keşke o gececik yüz elli saat imtidad etmiş olsaydı.
Mektuplarda platonik olarak başlayan bu ilişki giderek " sensuel " bir anlatımı getiriyor, öyle bir çağ ki “hayal” sığınacakları son barınak; Ahmet Mithad bunu şöyle dile getiriyor :

    Memlukem ,
       ...Siz bana ; " Ah, niçin birbirimize bigane olalım! Ben sizi seviyorum, Mithatım demiyor musunuz? İşte ben de istiyorum ki siz beni fimaba'd başka türlü hislerle de sevesiniz, yekdiğerimize karşı hiç bir türlü biganeliğimiz kalmasın. Artık biz fikren de, hayalen de, cismen de birbirimizin olalım. Her kar-u ahvalde yekdil ve yekvücüt olalım. Vücutlarımız bir imtizac-i maddi vüma'nevi ile birbiriyle mezc olsun!

Fitnat Hanım:
    Malikim efendim ,
          Mithatcığım , vücudum hayalhanenizde tassavur ettiğiniz, söylediğiniz gibi midir acaba? yoksa pek çirkin midir? Bilmezsiniz ya? Üşüdüğünüzü yazıyorsunuz . Isınmak için beni kollarınızın arasına almaya pek ziyada ihtiyaç hissettiğinizden bahsediyorsunuz. Kollarınızın arasına yalnız beni almayı taahhüd edermisiniz? Bakıy , arz-ı iştiyak olunur efendim.

Ahmet Mithad:
     Malike-i kıyetdarım efendim,
Yazmak için kalemi elime aldım, işte kırk defadır hokkaya batırmaktayım; fakat ne diyeceğim ? Ne yazacağım! .....kollarınızın arasına yalnız beni almayı taahhüt eder misiniz? diyorsunuz ve sitemi dahi  "gidildi" te'kidiyle takviye ediyorsunuz. Eğer kollarımın arasına alacağım vücut gönlümün emriyle alınacaksa, Fitnatım , geçmişten kat-ı nazarla, fakat bundan sonra yalnız sizi alacağına taahhüt her ne veçhil olrsa göze kestirebilirim....Bakıy merhamet ve şefakatinize ilticadan beni mahrum ve binaenaleyh me'yus etmeyiniz ruhum.
26 Nisan 1294 ( 1878 )  Memlukunuz Mithat.

     Efendimiz,
Artık sizinle başlamakta olan münasebetimiz hakkında muhaberiyi faydadan hali bularak mektup yazmamayı kurdum. Yarın yedi ile sekiz beyninde size nerede mülakıy olayım? Emir buyurulursa bir yerde sizi göreyim de bir lahza hem arızamı hem de maruzatımı takdim edeyim, olmaz mı? Matbaanın önüne kitap almaya gelmiş olsam münasebet alır mı? Bu babdaki mütalaanızı ne yolda olacaksa bu akşama kadar emrinize intizarda olduğumu arzederim, efendim.

   Sevgili Fitnatım,
 Şimdi gayet yorgun bir halde buraya geldim. Mürsel tezkirenizi verdi. Hemen açıp okudum. Reviş-i ifadesi  o kadar metin ve kat'i bir şey ki adeta titredim. Artık mektup yazmamayı kurdum demek benim için zihni perişan edecek bir hal demektir; …Gelelim suret-i mülakata : bizim matbaanın önünde bu müyesser olamaz, zira bir çift lakırdı edecek bile vakit bulamayız. Yarın yahut sair tensib edeceğiniz bir gün sizi bir araba Taksim önünde benim tembih edeceğim bir yerde beklese yahut küçük çiftlik veya Ihlamur daha yakındır.

  Mithatcığım,
 Evet , efendimiz , yakınlığı hesabıyla Ihlamur her yerden daha münasiptir. Yarın saat onda lütfen havuzun başında intizarda bulununuz. Yekdeğerimize kolayca mülakıy oluruz ümidindeyim.

  Ma'budem Fitnat ,
Ihlamur'dan nasıl gaybubet ettiğimi bir kimseden ihtirazım mı olduğuna hamlediyorsun. Seni sevmek hususunda benim kimseden ihtirazım yoktur ; zira seni sevmek benim haddimin, liyakedimin fevkinde bir nimettir...... Sen arabadan çıktıktan sonra ben adeta izlerine basarak seni takip ettim ; fakat mahşerden nümune o kalabalık içinde seni kaybetmemek pek de mümkün değildi. Seni hayli aradım!

  Melek-üs-sıyanem Mithat ,
...... Mithat'ım ah, sen sevilmez misin hiç?  Bu yazdıkların nedir allahaşkına? Katherin'e söylettiğin gibi diyeyim bari : " bunlar sözmü dür, sen mi söylüyorsun?Yoksa dehen'-i manevi-i üluhiyyetten mi dökülüyorlar? Bitirdin beni artık. Ben benliğimden tamamiyle tecerrüt ettim.... Ihlamur'a ben niçin giderim inanır mısınız? Ben bu yakınlarda Ihlamur'a ilk olarak sizin için gittim,gördüm..Mithatım ne kadirdan bir yarsın? Benim o bir tel saçımı hala saklıyorsun öyle mi? Ah işte bu hallerin değil mi insanı sana meftun ettiriyor. Yarın, öbür gün geçecek gene mülakata bir hayli var. Ancak salı akşamına mümkün olacak. Adiyö beni unutmazsınız değil mi? Saçının dolaştığı yeri çok çok öper senin Fitnatın.

Ahmet Mithad:
 Derdimin dermanı Fitnatım !. IHLAMUR ! AH CANIM  IHLAMUR ! FİTNATIM  , BU KELİMENİN EVVELİNDEN ( IH ) HECESİNİ KALDIRIRSANIZ BAKIYSİ " LAMUR " KALMAZ MI ? FRANSIZCA SEVDA VE AŞK DEMEKTİR. AMAN YARABBİ ! SEVDAZADE OLAN BİR ADAMIN BÖYLE İKİ HECA-Yİ MÜTEEHHIRI "AŞK" DEMEK OLAN BİR YERDE İLK MÜLAKATI VUKUBULURSA KİMBİLİR NE KADAR AŞİKANE MES'UDİYETLERE NAİL OLACAĞINA DELALET EDER.

* 1948 de Hakkı Tarık Us' un derlediği bu küçük kitapcık : Ahmet Mithat Efendi ile Şair Fitnat Hanım:
Babamın kitaplığında bulmuştum, düş kurduran bir aşk ama nasıl bir toplum ki giderek hayal bile yasak! Acaba yasaklar mı bir sevgiyi yücelten yoksa aşk bir sanrı mı ? Ahmet Mithat daha sonra bu mektup paketini oğluna verirken şöyle açıklıyor: “... ha bunlar mı? Hayat-i içtimaiyyemiz bugün Avrupa'dakinin aynı olsaydı bu mektupların neşredilmesinde bir beis görmezdim...al bunları sakla; elbette neşri kabil olacak bir zaman gelecektir.


29 Haz 2017

YÖN GÖSTERGELERİ

Uzun bir süredir gazete, dergi, internet vs. gözüme ilişen, ilginç olmaktan öte beni sinirlendiren ya da gerekliliği adına kafa yorduran tüm etkinlikleri bir kenara yazarım; bazen kendiliğinden buharlaşırlar yani unuturum ama genellikle uzun bir süre sonra bulduğumda aktüalitesi geçmiş olur. Bu kez dergiden kopardığım iki sayfayı tekrar bulduğumda, sürekli kendime sorduğum; gelecek adına ürettiğim düşüncelerin belki en absürt olanı yine ortaya çıktı: “gereksizliği nasıl saklıyacağız?”. Özellikle önemli galeriler, müzeler, retrospektifler, kolleksiyonlar, tüm gördüğüm resim, pentür vs. acınacak boyamaların, önemli sanat lobilerinin kanalize ettiği "yön göstergeleri"yle müzelerde, arşivlerde, depolarda saklanıp, ileride bir "mata" olacağının küçük hesaplarını yapanlar, "bir gün belki" düşlerinin bir karabasan olduğunu çok geçmeden anlayacaklardır. Modern, çağdaş hoşgörüsü geçerli olmayacaktır beceriksizliğe. Tecim çarkları hala bu bağayılıklar için dönüyorsa, para güçleri ve bunların patronları; gerçek estetler ve yargıcılar sa, bir poloroit fotoğraf, bir kaniş balon, boş bir tuval milyonlarca dolara alınıp satılıyorsa, sanatın "idea"sı çarptırılmıştır. Çağdaş sanatta düşünseme kuramı diye ortaya atılan ve de yalnızca pandomim misali bununla yetinen, giderek Biennallerin vitrini olan "concept ", resim vs. adına yapılan fukaralıkların gözünü boyamadır. Unutmayalım bu biennalerde bir zamanlar görsel sanat sergilenirdi!



 Söz konusu: örneğin genç bir fransız ressam bayan: Clair Tabouret,  -ama buna benzer otuz, otuzbeş yaşlarında bir çok ressam var - genç kuşağın en gözde ressamlarından biri, çünkü kolleksiyoner François Pinot’nun ve de Agnes b’nin himayesinde, dünyanın en seçkin mekanlarında, Palais Grassi- Venedik, NewYork örneğin son sergisi Yoko Ono ile Villa Médicis’de 2 temmuza kadar ve sergi daha sona Shanghai’a yola çıkacak. Bu röportaj: bir süredir Los Angeles’e yerleşen sanatçının atölyesinden fotoğraflar içeriyor; devesa bir mekanda ,- 400 metrekare  -, Kalifornia ışığında boyadığı büyük tuvaller, örneğin 4, 5 metre boyutları ve de ressam bunlarla poz veriyor. Rahatca düşünebileceği boşluğu da Palm Spring yakınlarında bir çölde satın aldığı mekanda yapacakmış. özellikle oraya gidip gelmenin aracı, 4X4 süper bir jeep vs. Herşey güzel; peki ne boyuyor  bu genç ressam:

Clair Tabouret- atölye

Çağrışımlar bana diyor ki, pentüre dönüş çok acılı olacak; Paris Güzel Sanatlar Akademisi çıkışlı olanlar; Claire Tabouret gibi, bu okulun uzun bir süredir resim dışında her türlü şamataya açık, conceptuel geçinenlerin yönetiminde pentüre sırtını çevirdikten sonra yeniden tuvale beceriksiz profesörle dönen bir kuşaktır. Bunların şansı, düştükleri toprak bereketli; genç fransız resmini düşleyen mesenlerin örneğin François Pinot gibi resimden ya da sanattan anlamaları gereksiz; en acemi karalamalar: desen, aptalca boyamalar: pentür olursa, sanat giderek bir hava atmak oluyor!
Yaşadığımız 60. lı yıllarda ülkenin ekonomik çöküsü nedeniyle resim malzemesi bulmak çok güçtü; kendi yaptığımıız şasiler, üstüne gerilen bezin gesso olarak hazırlanmasından sonra çeken bezin tansiyonuna dayanamaz dönerdi, tüp boya zaten yoktu vs. Bunu konuya sokmamın nedeni yaşadığımız bugün, bu sorunlar tam tersine, bolluğa döndü; resim malzemesi hiç olmadığı kadar çeşitli, kaliteli ve de ınternet’le ısmarladığınızda, atölyenize getirilip, önünüze konuluyor! İşte sorun burada daha da derinleşiyor; ne yapıyoruz, ya da nasıl kirletiyoruz yüzeyi bu pahalı malzemelerle?

ve sanatçı



Uzun bir süredir tekrar ediyorum; “bizimle dalga geçiyorlar” dediğimde, beni yanıtlıyan kimseyi görmedim; demek “okumak”- “yazmak” bu kadar zor. Resme yaklaşmayı ben resmi okumak adına söylüyorum; eğer saçma sapan akıtılmış akrilik boyalar, çamur gibi boyanmış anlamsız tuvaller, desen olmaktan utanan içi boş, anatomik özürlü figürler çağımız resim sanatını betimliyorsa, ben iki adım geriye çekiliyorum.
Bu röportaj belleğime başka bir takıntı getirdi: geçen yıllarda Paris’e Cite İnternational des Arts’a bir süre burslu gelen genç ressam İhsan Oturmak atölyeme gelmişti, tanıştık ve getirdiği işleri, yaptığı resimleri konuşmuştuk. Belleği doğu anadolu’nun peyzajı ve yaşadığı ilkokul’da kristelleşmiş; karatahta, tebeşir, siyah önlük, beyaz plastik yaka, sınıf, sıra, bahçe vs. İhsan Oturmak’ın şansı iyi gitti; Paris’de Louis Vuitton fondasyonunun bir sergisine katıldı ve de sonra kimliğini çıkartamadığım Karavil Contemporary’nin sanatçısı oldu. İşte Paris’de sergilediği bu tuvallerin çok benzerlerini Clair Tabouret aynen kopyalamış, bence görmemiş olamaz!

İHSAN OTURMAK

CLAIR TABOURET
Conceptuel’in silip süpürdüğü ünlü galeriler artık yok. Bir süre yerini fotoğrafa bırakan, elinde kalan  tuvallerle ayakta durmaya çalışan bir kaç galeri de, para güçlerinin kendilerine dikte ettirdiği nemene bir pentürü sergiliyorlar, çünkü onlardan bu aptalca resimleri alan da yine dikte ettirenler! Öncelikle bugün resim sanatını elinde tutan, “tröst” benzeri hegomonyala öncelikle dünya modern müzelerini yöneten Gogosyan, Ropac vs. gibi galerilerin kendi beğenileri yine aynı kapıya çıkıyor. Burada değinmek istediğim bu büyük “lobi” değil; bir süredir özellikle Fransa’da moda olan “figüratif” pentürün analizi.

Gérard Garouste

Genelikle büyük boyutlar, bu nedenle içi boyanmış acemi desenin ve pentürün fukaralığı hemen kendini ele veriyor ama Gérard Gauroust öyle düşünmüyor; bilge ve mistik, genellikle şizofren, yalancı; deli olduğunu kanıtlarken öte yandan juif olmak için seçtiği konularda bu inancın övgülerini yapan, ünlü olmak adına mediatik tüm olanakları hesaplayan çok kötü bir ressam. Resim değerlerinin çok uzun bir süredir ters yüz edilmesiyle Garoust şimdi Fransa'nın en ünlü ressamı ve beraberinde genç kuşağı da pentür adına etkiliyor, örneğin son yıllarda Ronan Barrot'un adı çok duyulmaya başladı; Claude Bernard galerisi bile sergilediğine göre demek ben ayrı düşünüyormuşum!

Ronan Barrot
Tekrar sanatın İDEA sına gelirsek; söylemek istediğim bir hesaplamadan öte, ileriye dönük önemli bir kaygı ve buna düşünerek, sınayarak ve nesnel bir inceleme sonucu varıyorum. Bu tekdüze, pentür diye önümüze sürülen çirkinlikler; 20 yüzyılda pentürün yatağını değiştirerek "modern" histerisini yaratanlar ve onların mirascılarının bir sürecinden başka bir şey değildir. Hergün Picasso'nun başka bir marifetini sergileyip, bu milyonları yemekten usanmayan deynekcileri miğdemi bulandırıyor ama tüm çirkinlikleri kıyılara vuracağı gün uzak değil, yeter ki bir ekonomik kriz olmaya görsün!



















3 Haz 2017

HİÇ BİR YERDE

                                Bu sanrıyı tekrar yaşıyorum; belki bu kez derdimi anlatırım:

Utku varlık / Iıntemporel peinture- detay/ 113x93/ 2000



Işığın kırıldığı o çizginin ötesini gösteriyorum, gitmek istediğimi, düşlediğimi, bir kurtuluşu bence; olabilirlilik nasıl tanımlanır? Hani seni çağıran, kulağına fısıldayan, sana gitmen gerekiyor diyen ses! Belki diye yanıt veriyorlar; "..mutlu değil misin? Korku bir "yalnızlığın" uzantısıdır; ne yalnızlığımı ne de korkumu anlatabilirim; kafamda akıp giden bir nehir var, tüm anılarımı da beraber götüren; belki onlarla beraber. Ariake gibi hani gün ağarırken solup giden ay misali, silinmek bu yalnızlıktan.
Antik kentler, yıkık saraylar, yaşanmış parklar; belleğimde gezindiğim o kadar mekan, bana hep ölümü çağırıştırır. Akşamüstüleri o hüzünle buluşma anlarıdır; alkolü özletir nedense, esrik, suskun. Yıllar sonra oraya döndüğümde yağmur yağıyordu. Gri, puslu bu büyük parkta Villa Borghese doğru yürürken Kardinal Scipine Borghese'nin bir ağacın arkasından karşısına çıkacağını, hiç bir mekanın boş olmadığını düşünüyordum. Birden o grinin içinden onlarca yeşil papağan çığlıklar atarak geçince, Ovide'in söyledikleri geldi aklıma; "ruhun bir bedenden öbürüne geçişi, insandan hayvana örneğin",  düşünürken yolumu yitirdim, seslerin geldiği yöne, epey yürüdükten sonra önüme Giardino Zoologico çıktı, biliyordum bu parkta bir hayvanat bahçesi olduğunu, kader mi beni buraya çağıran? Biraz önce geçen yeşil papağanlar ağaçlara tünemiş, bahçenin içindeki tüm kuşların ve de yine yeşil papağanların olduğu büyük kafese bakıyorlardı, belki oradan kaçmış olabilirlerdi.
Düşümde yine aynı kentteyim, bir türlü kaçamıyorum; korkumu ürkütmek için aradığım ışık alanı da beni aldatıyor, bir labirent, çıkmaz sokaklar ama bu bir gerçekti, Floransa'da açlığımım ikinci günü
parkta kapalı kaldığım geceyi, karabasanı; çıkamamak adına ama hangi labirent bu, sanki üstüme geliyor, beni kovalıyor mermer yontular; gölgeler daha beter; bir ağaca sığındım, korkudan açlığımı da unutmuştum, yavaş yavaş ışığa alışarak korku silüetlerini tanımladım, ta uzakta tepede Medicis'lerin sarayında, en üstteki bir salonun ışıklarını sezdim, peki ne olabilir bu saatte orada, müze bekçisi olabilir, gece yalnız tüm yaşanmışlıkların dirildiği, karanlık uzun koridorların duvarlarında asılı portreler, gözler onu izliyor; müzelerin gece bekçilerine özgü bir korku vardır, tanımlanması güç,
Geceye dair çok öyküm var; anlatılacak korkularım bitmez; dedemin evinde uyuduğum gecelerde beni korkutan duvar saati, geceyarısı çalacağını bilerek direnirdim uyumamak için. Bilerek onu sakladım, şimdi atölyemin duvarında, suskun!
Düş mü bilmiyorum; kentin silüetinden kaçmıştım, gecenin ışıkları "fictif" dir, ne kadar uzaklaşırsan o kadar yanılırsın. Bu kez tekrar kendimi bulduğumda, hesaplaşma acımasız oldu. Biliyorum yalnızlığın bir gezisiydi bu, çantam tüm yapamadıklarımla dolu, her gün daha ağır, dönüşü yok biliyorum; uzaklaşmalıyım!
Bu kez karar verdim, Arko adasına gidecek bir tekneyi bekliyorum; gece yarısı demişti teknenin sahibi. Rıhtımda dolaşanlar biraz sonra çekip gidecekler, hava serin, yelkenlerden tekneyi bulmaya çalışıyorum; birtanesinde kıpırdamalar var, buluşacağımız yer bu merdivenlerdi, yanılmış olmayayım, tedirgindim, belki ay ışığı tüm bu gizemi yapan, bir balıkçı teknesi sessizce denize açıldı.
Ben yitmiştim, hep ışığın çekimine inanıp, serseri bir metafor gibi dolaştım. Amaç bir seçimdi biliyorum, ama hangisinin doğru olduğunu bilmeden yitmek; sen hep yüzeyde kaldın diyordu içimdeki his, bir sürü dostun şimdi yok, belki gitmek istediğin, düşlediğin o ada mı senin barışın olacak?
Eski asırlarda ışığı arayan kuzeyli ressamlar gibi, hayallerinin peşine takılıp buraya geldiğimde önce şaşırmıştım; sonuçta buldum kendimi diyordum, biraz dinlenip, beni çağıran denize doğru yürümeliyim. Ravenna'yı bulacağıma inanmıştım
Bir tutkuydu beni yönlendiren ama yine içimde bir kuşku var, yol soruyorum ama o uçuk maviliğe doğru yürümemi, bulamazsam bile kurtulayacağımı söylüyorlardı.

Her şey tek tek yiterken bir pişmanlığı götürüyorum bilerek; yaşanmışlılar biraz uzakta duruyor, sevdiğim bir kadını bırakıyorum uzakta kalan bir yaz denizine.



8 May 2017

OXYMORE- YENİ PRENS

Tarihde bitmeyen savaşlar, değişen güçler; yıkılan imparatorluklar ama her zaman halklar ve onları yönetenler; krallar, sultanlar, prensler, şehzadeler! Her zaman şaştım; 21 yüzyıldayız ve değişen hiç bir şey yok ama konu tarih değil sanat, resim; geçen gün basında; “Thaddeus Ropac, Londra’nın yeni prensi!” oysa Paris’deki galerisinde Baselitz’in sergisini görmüştüm, bir kaç gün önce. Daha önce yazmıştım; Nobeli almış bir yazar olarak Orhan Pamuk’uğu Paris’deki gelerisinde bir yemeğe çağıran ve Kiefer’i ona tanıştıran Ropac, işini iyi biliyordu; bu olağanüstü gecede Pamuk onlara: “..aslında yazar değil, benim düşüm ressam olmaktı” diyerek davetlileri duygulandırmıştı! Peki kim bu Thaddaus Ropac? Görünüşte ciddi bir Avusturyalı, soğuk, orta yaş; dış kabuklarıyla yargılayamayız insanları ama geçmişine döndüğümüzde, başlangıcını bir tek cümle ile: “..22 yaşında Joseph Beuys’un asistanlarından biri oluyor; “Zeitgeist” - zamanın ruhu- sergisinin Norman Rosenthal tarafından Berlin’de yapıldığında. Beuys açıyor bu kapıyı Ropac’a; New York’da Andy Warhol ve onun sayesinde Leo Castelli’le tanışıyor; ve bu karşılaşmalar onu sanatın çekim alanına, Lienz ve Salzbourg’da açtığı galerileriyle giriyor; Jean- Michel Basquiat’nin sergisi ilk olarak sonra Kaith Hering vs. 1989 tüm etkinliklerini Salzbourg’da Villa Kast’da topluyor ve de hala Avusturya’nın en önemli galerisi. 1990 da Paris’de Marais’de ilk galerisini açıyor ve 2012 de Pantin’de 4700 metrekare devasa sanat sitesiyle krallığını ilan ediyor. İlk sergisini de ustası Bauys’ a adıyor; Beauys’un Goethe’ye gönderisi “İphigénie” yaptığı bir performance: Beuys beyaz bir kürkle cymbal çalıyor ve arkada otlayan beyaz bir at!


Londra prensliğini, kentin en şık merkezi Mayfair’da açtığı 1600 metrekarelik galerisi yine özel bölümde Basquiat, Warhol, Baselitz, Gormley den oluşan kendi kolleksiyonu. Kolleksiyonerlerin keselerine göre her türlü boyut: XXL mevcut. Tesadüf değil buraya gelişi Ropac’ın; hemen yakında Sotheby’s ve Chiristie’s, en önemli rakibi Gagosian, Hausser&Wirth, pace Gallery vs. Dehşetli bir çekişme beklenirken; Ropac, 26 nisan’da 500 çok önemli devetliyle “walking dinner” ilk çiviyi çakıyor. Gelenler en önemli müşterileri; prensler ve milyarderler. Sırtını yine Beuys’a dayamış, onun mirascısı olarak elinde artık bulunamayan işlerini saklıyor. Ekip olarak 110 danışmanı dünyanın önemli merkezlerinde büroları ve sürekli ilişkide bulunduğu önemli kuratörler, müze yöneticileri. Daha New York’u düşünmüyor çünkü Amerikalı alıcıları Londra ve Paris’e gelip shoping yapmayı seviyorlarmış am gerçekte Gogosian'nın saltanatına da dokunmak istemiyor, yoksa eli yanar!
Experlerin söylediğine göre Ropac, Brexit konusunda yanılmış, böyle olacağını bilseymiş bu belaya girmezmiş; gümrük ve bürokrasinin Avrupa dışına çıkışı olarak.
Galerinin “Ely House” bölümünde dört sergiyle başlamış; Gilbert&George’un “Dring Piieces”, “Video Sculpture” 1970 yıllarına uzanan işleri, öbür yanda Amerikan “conceptuel ve Minimal Ustaları”, Carl André, Dan Flavin, Donald Judd, Sol LeWitt, başka galeride Richard Serra ve Amatör Egidio Marzona’nın herkesin düşlediği kolleksiyonu!
Mayfair’de bu guruplaşmanın ötesinde başka çıkarlar söz konusu; bu zengin galeriler sanatçılarını pazarlayıp, onların fiatlarını saptarken ya da yükseltirken, Chiristie’s ve Sotbheb’s’ de bunları başka bir açıdan değerlendiriyor: örneğin Jeff Koons bir “Pink Party” organize etmiş, 1400 zenginin katılımıyla ama yaptığı “Pink Panter” Chiristie’s de 2 milyon dolara satışa konmuştu ; işte bu partiden sonra fiatını sekize katlamış, panterleri çoğaltarak.



Bu tür “manupulation”ları en fazla kullanan yine Warhol fondasyonu: surekli “marketing” yaparak. Şunu da unutmayalım piyasayı sarsmamak, küçük galerileri oyun dışı bırakmak için tüm yapılanlar, kendi aralarında önemli experlerin yönetimiyle oluyor. Bu üçgen Chiristie’s, Sotbey’s, Artcurial dışında düdük öttüremezsiniz!
Bunları anlatmamın nedeni geçende yine bu Ropac’ın Pantin galerisinde gördüğüm Baselitz sergisi: ama daha önce şunu açıklıyayım; hiç bir kompleks gütmeden, hiç bir önyargı, hesaplaşma yapmadan söylüyorum: resim, pentür, sanat adına bizim kafamızı yıkıyorlar, bizimle dalga geçiyorlar,  ve sanatı kendilerince ters-yüz ederek bize akıl veriyorlar. Ne desen, ne pentür; büyük boyut tuvallere sürüştürülmüş çamur gibi akrilik boya sularını akıtarak bize sırıtıyor; üstüne ters “..Not Falling off the Wall” aptalca çizilmiş ters figürler. Tekrar ediyorum resim hiç bir çağda bu kadar değersiz olmamıştı; “NUL”, ne yazık dilimizde bunu tanımlayacak bir sözcük yok! Bu resim, Baselitz’in etkisi yeni kuşaklarda çok etkin; eğer diyebilirsek ülkemizde de bunu taklit eden çok:


“..hiç bir amaç gütmeden acele çiziştirilmiş ve içi boyanmış, suları akmış ve üstüne ingilizce ya da Almanca bir gönderme örneğin: “..who are you..” ya da “ ..ich bin maler” . Bunu yapmak için katiyen ; resim öğrenmek; desen, pentür tekniği üstüne kafa yormak, sanat okullarını aşındırmak yok, belki “şamata yapmak” da biraz usta olmak gerekiyor, üstüne bir zaman konulmadığında da boş vakit, bu polemik için yeterlii oluyor. 2015 de 56. Venedik Biennalinde, Arsenal’de; Baselitz 8 devesa tuval: “All The World’s Futures”, sanatçının ters boyanmış otoportresi, 5 metrelik tuvallerde. Biennal’in sonuna bilerek gönderilmiş bir mesaj niteliğinde. Kimse tuvalleri resim olarak yargılamadan bu yapılan “hinoğluhin” performansın duygu kuyusuna düşüyor ve de düşüncelerine saygı duyduğum bazı sanatçılar dahil. Artık resim adına sanat yapılmıyor; yapılan bir asırlık şamata; “modern”, “contemporain”, “aktüel” sapmalar yaratılarak bir kulp bulundu; her şey bir sanat eseri olabilir; yeter ki tezgahlansın! Baselitz son geldiği yeri şöyle tanımlıyor: “ ..ben ve kendim! artık çalışmalarımda “tematik” alanım çok daraldı, genellikle bu son yıllarda, giderek kendi resmime sığındım! Tüm yaptıklarım; deneyimler sonucu tekrar resmimin derinliklerine daldım, eski fotoğraflarla yaşıyorum. Ben ve kendim arasında gidip gelerek resim yapıyorum, bazen de Otto Dix gibi, bayıldığım ressam!”
Konuştuğumuzda kendi içimizi döküyoruz, ne güzel, Baselitz buraya nasıl geldi, o nu da bilmiyoruz! Kendi kabahati değil adına yapılan “şamata”, kanımca yaptığı bu çamur gibi “holocaust” figürlerini kendisi de sevmiyor eğer gerçekten Otto Dix’i seviyorsa! Bu resimler büyük fiatlarda kapışılıyor, her müze bir Baselitz koymak istiyor, kolleksiyonerler daha küçük boyutları. Ropac bu galerilerinde Kiefer’in devasa; çamur, ot, zift, çimento, taş  ağır pentürlerini modern müzelere pazarlıyorsa, demek sonuç olarak geldiğimiz yer bu. Londra’daki galerisinin açılışındaki “monden” kişilerin, milyarderlerin beğenisi bütün bunlar. Çağımızın sanat tarihi şimdiden yazıldı, artık onu saptıramayız!

12 Nis 2017

ŞİİR




Rimbaud üstüne bir yazı isteğimi erteledim; önce şiirin varoluşu ve başka dile iletişimi üstüne bir karar vermek gerekiyor. Rimbaud’nun “Sarhoş Gemi” si eski yıllarda Sabahattin Eyüboğlu’nun unutulmaz bir çevirisi olarak belleğimizde kalmıştı ama gerçekten Rimbaud adına ne biliyorduk. Nedense sanatçıların esrik yaşamları, nevrozları, delilikleri vs. bir lokomotif’dir, yapıtlarından daha çok yaşantıları bilinir. Van Gogh’un nevrozuna görsel olarak varsak bile mektupları olmasaydı onun varoluşunu gerektiği gibi çözemezdik! Rimbaud’ya gelince, daha kompleks bir kişilik çıkıyor ortaya; deşifre etmek için Verlain’ni de işin içine katmak gerekiyor. Kısa yaşantısını üçe katlıyarak, olağan üstü bir kişilik çizen bu dehanın anatomisine yazarak değil de ancak düşleyerek varılabilir. Soruyorum hangi çevirilerle yargılayabiliriz Rimbaud’yu Türkiye’de?
Rimbaud’nun bu gizemsi yanını uzun uzun konuştuğumuz sevgili Melih Cevdet Anday 70 yıllarının sonunda Paris’e Eğitim Müşaviri olarak gönderilmişti, kanımca o zamanki Başbakan Ecevit’in bir duyarlılığı olmuştu ve 80 yıllarının kaos’uyla tüm bu iyilik de başını aldı gitti. O günlerde Rue Mazarine’de bir galeride yaptığım sergi nedeniyle galerinin yanındaki bir bir kahve de buluşurduk, kararmaya başlıyan ülkenin sorunlarından öte; geçmişe, Ankara yıllarına, Tercüme dergisi ve o yıllara özgü şaşırtıcı “kültür” sinerjisinden ve de merakımı çelen herşeyden söz ederdik. Özellikle şiir çekim alanımızdaydı, ve başka dile çevrilemezliği! Bu konuya yazdığım Blog’da şöyle değinmiştim:

“Geçen yazılarımdan birinde şiirden sözederken "ŞİİR ÇEVRİLDİĞİ ZAMAN BUHARLAŞIR" demiştim , Bu konuda Melih Cevdet Anday'ın 90 lı yıllarda Cumhuriyet gazetesinin kendi "Olaylar ve Görüşler" köşesinde yazdığı ilginç alıntıyı sunuyorum :

"... NAR dergisinin Temmuz-Ağustos 1996 tarihli sayısında Stephan Mallarmé'nin ünlü Brise Marine şiirinin beş ayrı çevirisine yer verilmiş.
Özgün şiirin ilk dizesinin Fransızcası şöyle :

La chair est trist , hélas ! et J'ai lu tous les livres
Fuir ! la-bas fuir ! je sens que des oiseaux , son ivres

Şimdi çevirilere bir göz atalım :

Ten bitirdi hazlarını , tükendi kitap ;
Kaçsam ,  kaçsam uzaklara... üstümde mehtap ,

                                       ( Kamelettin Kamu )

Her kitap bitti yazık..ten yavan , sinsi , derin..
Kaçmak isterim gökle o meçhul köpüklerin

                                        ( İ Cevat Arısu )

Bütün hazları tattım , kitapları okudum
Ah kandırmadı ; kaçmak kurtulmak istiyorum

                                         ( Adil Hanlı )
Adil Hanlı , Orhan Veli'nin takma adıdır.

Hayır yok tenden artık ; hatmedildi kitaplar
Ah ! Bir kaçsam ! Bilirim o mest kuşlara diyar ,

                                          ( Can Yücel )

Devirdim sayfaları ! Gönlümde yine hüzün var
Kaçmak ! Oralara kaçmak ! Nasıl da mutlu kuşlar

                                            ( Erdoğan Alkan )

Oktay Rıfat bir gün bana demişti ki ; Türküdeki " Hem okudum hemi yazdım / Yalan dünya senden bezdim " dizeleri Malermé'nin o dizelerini çok iyi karşılar.
-

Çetin Altan bir kitabını imzalarken bu bu dizeleri de şöyle aktarmıştı:
"Etim acıyor, yazık; okudum bütün kitapları”
-

Dünya şiirinden Türkçeye çevrilen tüm şairlere saygımız vardı; çevirenlerin gerçekten dil bildiğinden habersiz ve onları yargılamadan kabullenirdik. Bu biraz da çevirenllerin beğenisine kalmıştı. Bizden önceki kuşaklar dahil kültürümüzün oluşumunda yabancı bir dilden yoksun yalnız Türkçe’yle yaşayan, çeviri adına ne ulaşırsa onu kalbine sürenleri yönetenler; yayınevleri, dergi kitap tüm media dahil hiç bir sistem, bu kültür devriminin işlevini yapamazdı. Önce “klasiklerden”  başlamak, sanki  Borges’in “Babil Kitaplığı”! Gelin görün ki o güne kadar ilk görünüşte yüzlerce klasik bizim kültür alanımızda yoktu; daha doğrusu başka bir dil bilmiyenler daha çok "kulaktan dolma" sığlaşmış, düzmece bir bilgiyle yaşıyorlardı.
Cumhuriyetle birlikte yeni türkçeye dönüş, latin harfleri, dilin arınması vs. kolay olmadı. Genellikle 30 yıllarında dilin değişimi, bu farklaşma daha çok o günlerin ünlü yazarlarını uzun süre olumsuz etkiledi; sanki yeni bir dil öğrenme güçlüğü, Türk Dil Kurumunun yeni uygulama, yazım kuralları, osmanlıcadan türkçeye sözlükler zaten hiç bir zaman yeşermemiş bu alana kendiliğinden bir süreç getirdi. Genel kültürün gerektirdiği çeviri sorunu da Ankara'da 1940 yılında hasan Ali Yücel'in kurduğu "Tercüme Bürosu" Nurullah Ataç'ın başkanlığında;  Sabahattin Eyüboğlu, Erol Güney, Melih Cevdet, Orhan Veli, Hasan Ali Ediz, Behcet Necatigil, Bedrettin Tuncel, Nusret Hızır vs. dünya klasiklerini türkçeye çevirip yayınlamaya başlamıştı. Beni her kez şaşırtmıştır; bu derin bir geç kalmışlık duygusuna rağmen bu ülkede " yeniden doğmak " isteği; klasikleri baştan okumak; örneğin bir rus edebiyatını kendi dili keyfinde okuyabilmek. Erol Güney, Hasan Ali Ediz, Nihal Yaluza Taluy vs. çevirileri, şunu diyebilim ki belki öteki dünya dillerinden daha iyi çevrilmiştir; Nobakov'a göre Gogol ingilizceye o kadar kötü çevrilmiş ki, bu da Rus edebiyatı için kötü bir ivme oluşturmuştur. Tercüme bürosu tarafından 1944 yılında çevrilmiş 97 yabancı eserden 13' ü rus klasiğidir. Yine bir anı: 60 yıllarında sinematek'de Tolstoy'un Harp ve Sulh romanından sinemeya Sergei Bondartchouk tarafından uygulanan filminin gösterisinde, yalnız rusca, alt yazısız olması nadeniyle Hasan Ali Ediz ön koltuğa oturup, yüksek sesle flimi türkçeye çevirmişti Şunu da unutmamak gerekir; 1950- 60 yıllarında Tercüme Bürosu dağıtılıp, Rus edebiyatına baskı ve sansür getirilip, Rus kökenli Erol Güney yazdığı bir deneme yazısı nedeniyle İsrail'e sürülmüştü.
1930 larda basında özgürlük gibi başlayan iyi niyet kısa bir süre sonra Nazım Hikmet'in şiirlerini bir sol "metafor" olarak yargılanmasıyla hiç bir zaman bitmeyecek bir kaos'a girdi; okumak öyle bir kontrola alındı ki dünya klasiklerinde bile sol düşünce arayıp hapse atılmak olağan bir suç oldu. Örneğin 70 sonrası askeri darbelerde evinde yasak kitap saklayanların hapis ve işkenceyle biten kaderleri yine kitabı susturamadı; bilgi belleğe odaklanmış sa, onun için sansürler geçicidir.
Bizim kültürümüzü yönlendiren yalnız yasaklar değil, bir de bu sistemin her zaman yaşadığı olanaksızlık ve ekonomik çıkmazlardır. Daha kitap ortada yokken "kağıt" edinmek birinci sorun olarak gelir, gördüm dergi çıkartanların eş zamanlı sorunlarını; eğer bir dergi üçüncü sayısında kapıyı kapatmışsa yine kağıttır sorun. Bu nedenle kağıda, yazara, çevirmene, dağıtıma ve de akla gelmeyen "marazlara" yönelen "risk" giderek kültürü sığlaştıracaktır. Örneğin bizim kuşağın ya da birlikte büyüdüğümüz "Varlık yayınları" ve dergisi,  kesintisiz en uzun ömürlü olanıdır. Bunu titizlikle yaşatan kurucusu Yaşar Nabi Nayır, Muzaffer Reşit takma adıyla çeviriler yaparken bilmiyorum hangi nedenlerle bu kitapların çoğunu kısaltarak yayınlamıştır, bu şekilde ekonomik bir boyut kazanmak için bilmeden okuduğumuz o kadar çok kitap vardı ki; işte o zaman biz ve bizden önceki kuşağın kültüründen biraz şüphem vardır. Mihail Solohof, Nobel ödülünü kazandığında iki yayınevi Türkiye'de tanınmayan bu Rus yazarının ünlü "Ve Durgun Akardı Don" uzun romanını acele çevirip yayınlamak için yarışa girerler; Ağaoğlu Yayınevi, Tektaş Ağaoğlu'nun ivedilikle yaptığı çeviriyle kavgayı kazanır. Buna çok içerleyen "Altın Yayınlar" kısa bir süre sonra iki çevirmenin titizlikle üstünde çalıştığı " Soholof çevirisinde Tektaş Ağaoğlu'nun yanlışları" diye bir kitap yayınlar. Bir de aklımı kurcalayan; o yılların çevirmen olarak yaşayanların çoğunu iyi tanıdım, şimdi kendime soruyorum: iki dili hangi derecede bilmek gerekir ki çeviri iyi olsun? Yabancı dil öğrenimi yapmış çok az yazar tanıdım, dil biliyorum diye dolaşanların çoğunun lise  yabancı dil bilgisi vardı, kanımca yeterli değildi bir klasik çevirmek için. Örneğin Behçet Necatigil'in Rainer Maria Rilke çevileri gerçekten bir harikadır, acaba Necatigil bu denli almanca biliyor muydu? Beraberliğimizde katiyen aklıma gelmedi böyle bir soru. Kadim dostum Yüksel Pazarkaya uzun yıllar Almanya'da yaşadıktan sonra Rilke'nin bir çok eserini dilimize kazandırdı, onunla özleşmişti . Paris yıllarında Münevver Andaç, Gallimard yayınevine Yaşar Kemal'leri çevirirken; biz de salonda kafa çekerdik. Daktilosunun başında, sözlüksüz nasıl olur diye şaşardım, arada sırada durur:
…kuzum ne demek istiyor bu adam? diye sorardı!
Hergün kullandığımız bir sözcüğün anotomisi; bu kez hayal gezileri sözlüklerde sürüyor, gerçekten bir sözlüğü açıp, sözcüklerin büyülü anlamlarına ve de bize ulaşan metoforlarına ayıracak zamanımız kaldı mı? Radyoda bir dilbilimci fransızca "mesquin" sözcüğünü ve kaynağını anlatırken bu sözcük fransızcaya Akad'lardan gelmiş; peki Türkçe'ye nereden dokunuyor? Akad'lar mezepotamya'da yaşadığına göre bize çok daha yakın ve de türkçedeki arapca sözcük sayısını söylemeye gerek yok, Önce "mesquin"nin anlamı: Türk Dil Kurumu sözlüğünde, "cimri", mecazi: "soysuz, bayağı. İşte çok yanlış bir çeviri oysa arapca "miskin" olarak telafüz edilip, "fakir" anlamında kullanılıyor. Mosqué yani cami'de Akad'ca "muskenu/muskenum sözcüğünden gelmiştir. Arapcadan bize gelen "miskin" sözcüğünün de kaynağı aynı. Şiir çevirisi üstüne söylediğim; "..şiir bir başka dile çevrildiğinde buharlaşır" sözü sözcükler için de geçerlidir. Akad'larda bu sözcük "mediocre" yani espri olarak fazla açılımı olmayan ama bunu saklayan giderek "içsel görkemden yoksul olan"anlamında kullanılıyor. Sonuç olarak bir sözcükten yola çıkıp, kent kralı Sargon'a geldiğimizde insanın hiç bir çağda değişmediğini "mesquinerie"nin de her çağda var olduğunu görüyoruz.
Hiçbir çeviri belasına girmeden, bazen aklıma gelen bir diziyi çevirmeye çalışırım; örneğin Karacaoğlan’dan: “YÜRÜDÜM ACIYA ÖZÜMÜ KATTIM” ya da Yunus: İNCECİKTEN BİR KAR YAĞAR/ TOZAR ELİF ELİF DİYE” , belki: “BİR BEN VARDIR/ O DA BENDEN İÇERİ” ? Olamaz, bir dilin ekonomik yapısını öteki dillerde bulmak olanaksız ne de müziğini.
Dilimize çevrilmiş en özgün yapıt: Azra Erhat ve A.Kadir’in Homeros’dan çevirdikleri İlyada ve Odysseia’dır. Kendi topraklarının bir destanı söz konusu olduğunda, içerik kendiliğinde - nesne, sözcük ve olgu - ve peysage; dilin içkin bir devinimini oluşturuyor ve Homoros’un “narratif” uzun
şiirinin dekoru bize yabancı değil, bugün bile aynı dekorda dolaşmıyormuyuz?

Buna karşılık yıllardır Cevat Çapan’nın, Cumhuriyet Kitap Eki’nde “Şiir Atlası” adına yaptığı Dünya Şiirinden çevirilere bir göz atarsanız; karşınız bir tek şair çıkar, o da Cavat Çapan! Ne yazık yıllardır şiirin bir dilden ötekine, öteki dilden Türkçe’ye çevrildiğinde bir Hiç’e dönüştüğünün farkına varmadı ve şiir çekim alanını yitirdi böylece!
Bir örnek: Seferidis ve Cevat Çapan;

DENİZE YAKIN MAĞARALARDA Yorgo Seferis

Denize yakın mağaralarda
bir susuzluk duyarsın, bir aşk
bir coşku
deniz kabukları gibi sert
alır avucuna tutabilirsin.

Denize yakın mağaralarda
günlerce gözlerinin içine baktım,
ne ben seni tanıdım, ne de sen beni.

KIŞ BİTTİ   -  Cevat Çapan

"Vedalaşmaların ilmini yaptım ben,"
Sürgünlerin uzmanlığını.
Bir vapur nasıl kalkar bir limandan.
Tren nasıl acı acı öter, öğrendim.

Yıllarca mektuplarla yaşadım.
Kaçak tütün,yasak yayın
Larla beslendim.
Unutmadım. Unutmadım.

En çok yelkenleri özledim
Bozkırın buzlu yalnızlığında.
Dağlar yoktu, dağlar yoktu,
Rüzgârlara yaslandım.

Çılgın mıydım, tutsak mıydım
Yüreğinde karanlığın?
Kan kurudu -
Ben gül oldum açıldım.









16 Mar 2017

ORTODOKSLUKLAR 1

Blog yazılarımda sürekli değindiğim "Sanatın Manupulation"nu içeriğini, daha da özetliyerek, yeniden yayına başlayan "EDEBİYATİST" dergisinin ocak-şubat sayısında, Ordodoksluklar köşemde yazdım. Giderek tavsamaya başlayan ama ekonomik üçkağından hiç bir taviz vermeyen "Çağdaş Sanat"a yeniden bir bakış.

Sanki Ece Ayhan’nın şiirindeki absürt’ü yaşıyor sanat; ama hangi sanat diye sorarsanız; MODERN sözcüğünün tersyüz ettiği, görsele özgü tüm anlatımı içeren “PLASTİK SANATLAR” konumuna geliyoruz.

Adriyatik'de batan güneş

Önce 19. yüzyıla özgü, insana dair bir can sıkıntısından kaynaklanan bir baş kaldırma diyebiliriz; öteki yüzyıl, iki büyük harbin yıkıntılarından doğmuş bir bunalımın dışa vuruşu! Bugün geldiğimiz yer; insandan çıkan her şey sanat, herkes sanatçı olabilir; sanat “anlamsız” da olsa ona bir kulp takarız, giderek “ekol” olur ve bir varoluş kazanır, alınır satılır giderek değer sistemiyle bir yatırım kazanır. İşte günümüze uzanan “plastik Sanatların” kısa bir kuram ve kuralları!  Akademik resim’e karşı tavır ve onu eleştirisi, resmin içeriğinden daha çok tekniği dışlamak adına; bir olguyu tersyüz etmek, figürü silmek, sonuçta “abstre” ye uzanan başka bir kavga. 1910 yılında Roland Dorgeles adında bir ressam, bir dostunun eşşeğinin kuyruğuna fırça bağlıyarak, resmi tanıkların kontrolünde yaptırdığı abstre pentür: “Adriyatik’de batan güneş”, Baroni takma adıyla ünlü bir salonda sergilenip, iyi eleştiriler alarak satılınca; ressamın yazdığı  anarşist manifestasyon okunuyor ve eşek ünlü bir ressam oluyor. Manifestasyonda ileriye dönük bazı gerçekler söyleniyor; örneğin bazı etkenlerin sanatı amacından saptırması gibi. Ne yazık bu 21. yüzyılda gerçekleşti! Sanat tarihi, tüm bu muzipliklerden öte, pentürü kendi yolundan saptıran asıl faktörlerin hiç bir zaman farkına varmadı; genellikle sanat tarihçilerin ya da pentür adına uzman geçinenlerin “naif” liği, sanatı yönetenlerin asıl başkaları olduğu, bu paraya dönük oyunun MODERN etiketiyle müzeler kadar uzanan serüveni; nemene bir pentürü, onun ressamlarını tarihe yazarken, onları yargılamamızın gereksiz olduğunu bu nedenle öğrendik. Örneğin tabudur Picasso; nedense onun dokunulmazlığı yazılmıştır alnımıza! 1. dünya harbinin bunalımında, Şair Tristan Tzara’nın adını koyduğu “Dadaizm” , biraz dalga geçmek adına, belki de sıkıntının getirdiği bir karşıoluş, sanat tarihinin yolunu değiştirecektir. Çok ilginç; öncelikle şair ve yazarların bir manifestosu olması gerekirken, virus yalnız “görsel sanatları” etkiledi, uzun süredir ressam olarak ne yapacağını iyi kestiremiyen Marcel Duchamp’ın “ready-made” tanımınıyla “bir objeyi alıp sergilemek”: örneğin erkek tuvaletini - URİNOİR - sanat eseri olarak koyduğunda önce herkes şaşırdı ama bir süre sonra bu objet müzeye girecekti. Dada ile açılan kapı, CONCEPTUEL’e uzanmadan önce pentür’ün kabuk değiştirmesini izledik ve 2. dünya savaşı sonrası Amerika’nın soğuk harpte silah olarak nasıl kullandığından haberimiz yoktu! The Independent gazetesinin açıklamasıyla; emekli bir CIA ajanının deşifre ettiği  ABSTRE resmin, nasıl propoganda yoluyla Rusya’ya karşı, soğuk harp süresince kullanıldığıydı. Eski CIA ajanı Donald Jameson' da anlatıyor bunu; harp sonrası Amerikan soyut dışavurumcu ekolünün en önemli isimleri ; Jackson Pollock ,Robert Motherwell , Willem de Kooning  ve Marc Rothko ,  20 yıl , soğuk harp boyunca , CIA tarafından  büyük sanatcı olarak dünyaya tanıtılmışlardır. Daha doğrusu Amerikan gizli servisi bu ressamlar için harp sonrası 1947 den itibaren Farfield Foundation aracılığıyla Yeni Amerikan Pentürü sergisiyle başlayan promotion giderek İngiltere' de Tate Galllery daha sonra da Museum of Modern Art (Moma)  New York' da müzeleşmiştir ki bu müzenin kurucularından Nelson Rockefeller'in annesinin de CIA ile çok yakın ilişkileri bilinir.
Çok ilginç 1972 yılında Londra’da “The Times”, Michael Sonnabend'in bir CIA ajanı olduğunu iddia etmişti. Öncelikle eşi İleana Schapira 1932 de Leo Castelli'yle evleniyor Bükreş’te,1940 larda New York'a yerleşiyorlar. İşte bu yıllar açtıkları galeriyle bugün yapılan sanatın projesi çizilmeye başlıyor.1950 de Castelli'den boşanan İlenea, bu kez ressam John D. Greham'la ikinci evliliğini yapıyor. Greham'ın yakın arkadaşları Pollock , de Kooning , Archile Gorky. O yıllar Castelli Paris'de bir galeri açıyor ve kısa bir süre sonra tekrar New York'a dönüyor çünkü sanat merkezi yukarıdaki anlattığım nedenlerle bu tarafa kaymış durumda. 1959 da İleana üçüncü evliliğini Michael Sonneband 'la yapıyor, uzun süredir birbirlerini tanıyorlardı ve de The Times'ın savını kanıtlayan çok somut deliller var bu evlilikte, Çift kısa bir süre sonra Paris'de bir galeri açıp, yeni isimler tanıtıyorlar; Andy Warhol ,Roy Lichtenstein vs. Castelli’iyle birlikte önemli bir üçgen oluşturuyorlar. 20 yüzyıl sanat tarihinin yazılması sürüyor, 1971 de SoHo ve Paris'de yeni açılan galerilerinde “conceptuel” adına başlayan “heppining”,  “instalattion" vs. yeni arayışlar, yani 21. yüzyılı yönetecek tüm akımlar sergileniyor. Unutmamak gerekir; Paris'deki galeriyi Sarkis yönetiyordu o yıllar, 1970 yılları, bir çok açılışta bulundum, sonuçta o da payını aldı bu Conceptuel’den  Ortaya sürülen yeni sanatçılar : Gilbert& George , Jeff Koons , Chiristo , Baselitz , Jannis Kounalis Broadway 'deki galeride pazarlanıyor ve de kısa bir süre sonra bu pazara Charles Saathci katılıyor. 2007 de İleana Sonnabende'in ölümüyle milyarları bulan bir servet ve geriye CIA nın yardımlarıyla yazılan bir sanat tarihi kalıyor.


Geçen gün Sotbey’s' de ünlü ingiliz güncel sanatçı Emin Tracy'nin "my bed" yatağının 2.8 milyon euro'ya satıldı; ne bileyim, daha önce "..bizimle dalga geçiyorlar" diye yazmıştım ve de sürekli anlatıyorum tanık olduğum, izlediğim bu “Contemporary Sirkini”,  sanatı yöneten lobilerin hiç bir kompleks gütmeden yaptıkları bu provokasyonlar, uluslararası düzeyde bir histeri! Örneğin Charles Saatchi 1991 yılında 180.000 euro'ya almış bu yatağı; daha sonra milyarder François Pinot'ya 1.5 milyon'a satmış, Pinot da sahibi olduğu Sotbey's de 2.8 milyon'a satıyor. Emin Tracy ise: "...çok üzgünüm; bilmiyorum nereye gidecek, korkutucu bilememek, kalbimde saklıyorum ve çok seviyorum.." diyerek çiviyi çakıyor. Bu yatağı görmeyenlere kısaca açıklarsak; gerçekten kendi yatağı, aşk yapmaktan yorgun bir yatak, altında üstünde votka şişeleri , ingiliz kaputları, sigara izmaritler ,aybaşı bezlerii; aklınıza gelebilecek her şey!
Belki bilmiyorsunuz batıda, bu satışlardan sanatçı da %3 cebine koyar. İçeriğini kavramak için fazla bilge olmak gerekmediği için ve de "fantasmatique" objeler, Freude'in konumunda "fetişist" objelere arzu ki  kanımca bir Arap ya da Çin'li milyarderin kolleksiyonuna gitmiş olabilir.  Bugün sanatı nasıl değerlendirdiğimizi tartışabiliriz ama başlangıçta bu sanatçıya, saygıdeğer Turner'in adı konmuş bir ödülü vermelerini ne yazık anlıyamayız! Contemporary güçlerinin sanatın anlamını nasıl tersyüz ettiğinin en somut kanıtıdır bu.
Daha sonra yaptığı "instalation" lar; kendini sergilemenin ya da çözmenin endişelerini, sexs'e özgü saptansını örneğin içinde yattığı tüm erkeklerin isimlerinin kullanılmış kaputların sergilendiği kamp çadırı: Ne yazık kolleksiyonerin evinde çıkan yangında yok olmuş. Erken yıllarda gelip çadırını kurduğu Kaş'da rasladığı ve de giderek uzun yıllar özellikle onun için geldiği bir  Türk çobanın anısı da çadırla birlikte sanat tarihinden siliniyor. Artık 50 yaşlarına gelmiş Tracy'nin ilgi alanında değil belki; Baudlaire'in şiiri "Sarah" da çizdiği; öpüşmekten çarpılmış dudakları, aşk yapmaktan yorgun bedeninde kalan son gücünü, hala üstünden para kazanmayı amaçlayan Charles Saatch'ye satıyor.
Gerçekte bunları anlatmaktaki amacım: bir gün paraya dönük bu şamata bittiğinde, önce yataklar sonra da tüm süprüntü, modern müzelerden, kolleksiyonlardan çöpe gidecek; Leo Castelli söylemişti bunu. Artık “recyclage” bile olamıyacak çağdaş sanat, bence ileriye dönük bir kurgu olmak üzere. Biriken artık paranın güya yatırıma dönük kolleksiyon hırsı ve de depolardan bile taşan birikim, kullanılan malzemenin kendini yok etmesi, devasa boyutların mekandan taşmasıyla yaşanacak bir  "sunami" , işte ileriye dönük karabasanlardan belki en önemsiz olanı, Sosyal- politik bir kaos yaşadığımız şu günlerde bana bir kurgu-filminin senaryosunu anımsatıyor! Harplerden, göçlerden, açlıklar’dan, politik çıkmazlardan, diktatörlerden vs. değil, çünkü insan daha beterini yaşadı, umut edilgendir, devran değişir hepsi geçer, moral kendini yeniler; başka bilinçli kavgalara hazırlar kendini insan. Bence en büyük “sapmaların”, o bir türlü tarif edemediğimiz , elimizi kaldıramadığımız başka bir "syndrome"da sanal bir para gücü; bir yandan "karanlık inançları örgütlerken" öbür yandan bize olmadık enayilikleri sanat diye yutturuyor. Paralarıyla kompleks gideren, kendilerini odak noktası yapanlara sözüm.


Biz dıştan yönetilen bir ülke olduğumuz için, tüm bu batıda yapılanın bize uygulanması, belki ötekilerden daha ciddiye alınmasıdır. Nedeni: yine sanatın efsunu; önemli bankaların, milyarderlerin conceptuel’e açılımı diyebiliriz. Onlar karar veriyor neyin sanat olup olmadığına! Beyoğlu’nda açılan “Kavamsal Sanat Merkezleri”nin; yapıla yapıla suyu çıkmış, bıktırıcı anlamsızlıklar, hiç bir işe yaramayacak genellikle ingilizce başlıklı ukelalıklar ; sokağın sürekli akan amaçsız kalabalığıyla bağdaşmıyacak bir "anglo-saxon”kompleksinin üst düzeyde bir dışa vuruşu, kendini anlıyamamanın ışıklı bir vitrini.


SALT'ın varoluşuna dönersek; sırtını ünlü bir bankaya dayamış, amaç “conceptuel" sanatın bir şamatası, derinlemesine bir envanteri, farklı disiplinlerin kesişim noktaları, aralarındaki boşluklardan yeni düşüncelerin oluşması! Ama kime bütün bunlar? Size şunu soruyorum: bu 25 yılda batının kötü taklitlerini, “kavramcı sanat” etiketiyle bıkmadan, usanmadan gözümüze sokanların, bununla sanata müdahale edenlerin, amaçlarının ne olduğunu merak ediyorum. Sokağın farkında değiller mi? Ama bu kendiliğinden oluşmuyor, bu çöküş, çağların belli dönümlerinde insana dair paradoxal bir moral düşüşüdür. Yalnız plastik sanatlara dokunuyorsa bunu genelleştiremeyiz ama tüm bu çirkinliğin resmi olarak ileriye dönük müzeleşmesi, paraya dönüşmesi, yapıtlaşması, bir öngörü olarak hiç bir perspektife sığmıyor. Ne yazık ona uzanacak elimiz yok; kendini bu kez CONTEMPORARY olarak doğruluyor; sanat nasıl yapılıyorsa öyle, kabulumüz; amaç zengin sınıfını sanata yöneltmek, yeni kolleksiyonerler bulmak! Bu tarafta geriye dönük hiç bir dialektik dönüşüm olamaz. Günümüz sanatı ”modernlik fenomeninin" arkasına sığınmış bir kabusdur, geçicidir ama geriye kalacaklar daha da önemli bence; geriye bir "syndrome" kalacak, "syndrom “BURN OUT".