15 Ara 2013

ENDİŞELERİMİZİN KIŞI / 2013-14

Anlamlı kafatası / Sümer - Anadolu Medeniyetleri Müzesi  Ankara
Yaşlandığımız için mi geliyor "zaman algılarında" kararsızlık, öznenin parçalandığını duymak fakat anlatamamak, geleceğin "apocalyptique" olduğuna hergün daha fazla inanmak. Edebiyatı yansımıyorum ama bence "sinema" günümüzde en vurucu bir dil ve estetik oluşturdu. İçsel yolculuktan yola çıkarak dışa; yaşadığımız şu dünyayı, isterse gerçek isterse sanal; inanılmaz bir teknikle görselin gücünü kanıtlamak. Nereden geliyoruz buraya, hiç düşündünüz mü ? Yılların bu birikiminde ne kadar film görmüştür bu göz ama çocukluğumdan bu yana seçimimde hiç yanılmadım; masal anlatmanın bile bir tekniği vardır; virtüel kaynağını gerçekten almaz sa sizi inandıramaz oysa sözcüklerin bir gizemi vardır hayali bir başka güçlendirir; çocukluğumda gazete ve sinema dışında hemen hemen "imge" yoktu, hayale sığınıyorduk. Bilmiyorum ama her zaman güç bir seyirciydim; örneğin kovboy filmlerindeki sahteliği çok önce sezmiştim, tarihi filmlerdeki dekor, takma sakal inandırılıcılıktan öte komik bir anı bıraktı belleğimde. Daha sonraları sinema sanat olarak girdi yaşamıma, sinemada yaratı sonsuzdu; her şey anlatılabilir: senaryo yazıya giderek edebiyata, görüntü ise resmin başka bir penceresini açıyordu; müziğin önemini anlatmaya gerek yok. Beraber büyüdük, öğrendik ve de neler görmedik, bazen kendimi seyyar bir "sinematek" gibi algılarım. Bu kez önce sinemaya dokunmamın nedeni: son gördüğüm bir Çin filmi; A TOUCHE OF SİN



JİA ZHANG-KE genç kuşak Çin sinemasının en önemli yönetmeni; 2006 da gördüğüm "Still Life" hala belleğimde çünkü masal anlatmıyor; ekonomik olarak devleşen ülkesindeki insanlık durumunun aynı paralelde olmadığını, doğayı altüst ederek betonlaştıran, insanı hiçe sayıp robotlaştıran bu çağın trajedisini konu alıyor. Kurulan dünyanın en büyük barajında, toprağını terkedip çalışmaya gelmiş insanların dramını, olağanüstü bir oyuncu performansıyla yansıtıyor; kimdir bu oyuncular? acaba hepsi bu barajda çalışan işçiler miydi? Bu son filminde "Birazcık Günah" olarak çevirebiliriz; "fait-diver" yani gazetelerin çoğunlukla özel bir sayfa ayırdığı toplumdaki insana dair sığlaşma haberleri: bir hesaplaşma, cinayet ya da cinnet geçirmenin her türlüsü. Jia Zhank, bu dört portrenin ve öykülerinin gerçek olduğunu vurgularken anlattıklarının ne kadar doğru olduğunu, içimizdeki korkuya dönük baskıyla sindirilmiş "başkaldırının" özellikle birinci öyküde ne kadar doğru olduğunu, hesaplaşmanın niçin gerekli olduğunu sorusunu kendinize yöneltiyorsunuz. Bizi "manupulé" eden bu politikacılara, onların polislerinin, hapishanelerinin korkusuyla bilinçli baş kaldıramıyorsak; o zaman cinnet geçirelim, korkuyu böyle yeneriz belki! Gidin görün bu filmi, çıkarken kendinizi biraz rahatlamış bulacaksınız.

Gün geçmesin başka bir çinli sanatçı batının mediatik vitrinine girmesin; şu günlerde ressam Zeng Fanzhi. 1964 doğumlu bu sanatçı biraz dışavurumcu yer yer de "humoristique" figürleriyle  pek kolay kabullenecek bir resim yapmıyor ama bugün sanatın kanunlarını yazanlar böyle istiyor. Şu günlerdeki  Paris Modern müzesindeki retrospektivinin şerefine milyarder François Pinot'nun verdiği yemek sırasında Çinden gelen bir haberle "Cene" tablosu 17.1 milyon dolara satılarak öteki Çinli artist Murakami'nin rekorunu kırıyor.

Zeng Fanzhi / Cene





















Buralara gelinceye kadar Çin'nin ekonomik patlaması sonucu artık paranın astronomik bir hızla sanata sığınması ve batılı yatırımcıların bu oyuna katılmasıyla çağdaş sanat tarihi çince yazılmaya başlıyor; Honkkong "Old Bank of China Bulding'in ve Shanghai Bang Bulding'in duvarlarını süsliyerek. Bu yükseliş Shangh Art ve Gogosin Galeri'den geçerek 55. Venedik Biennali'ne sonra da fazla uzak olmayan La Point de Douane'daki François Pinot'ya ulaşıyor. Artık kanatların var uçabilirsin :

Zeng Fanzhi

Zeng Fanzhi
Nasıl yaklaşabiliriz bu resme? Ötekiler diyor ki çok önemli bir sanatçı, ne diyelim kabul ediyoruz ama sanatın çizelgesinin böyle olmadığı bir gerçek sonra birisi çıkıp diyor ki sanat eseri herkes tarafından anlaşabilmeli, popüler olması, hislerimizin duygularımızı bir aynası olması vs.


Zang Fanzhi

Zang Fanzhi
Ben de şöyle düşünüyorum: keşke bu ekonomik oyunların, paranın dümen suyundaki  bu adamların çekim alanında olmadan yargılasak, , şamatayı bırakıp boyayı nasıl sürüyor; desenin farkında mı? Ne söylüyor diye düşünüp öyle baksak bir resme, nasıl sinemaya bir bilet alıp; Jia Zhang-ke'nin akıl almaz dünyasına bakıp kabullendiğimiz gibi.



































4 Ara 2013

OXYMORE / TURNER ÖDÜLÜ 2013 - YARGI ONLARIN, BİZ HİÇBİR ŞEYİZ !

Laure Prouvost

Laure Prouvost
Haber Fransa'da anında duyuruldu, evet çağdaş bir Fransız sanatçısı İngiltere'nin bu büyük ödülünü kazanmıştı. Yıllardır Fransızlar bu konuda kendilerinin altadıldığına inanmışlardı, sürekli olarak günah çıkartıyorlardı, çağdaş sanatta ne yapsalar "bu konuda söz sahibi olmak" belki de ciddiye alınmak uzun bir süredir hayal olmuştu. Hemen moral yerine geldi oysa Laure Prouvost uzun yıllardır İngiltere'de yaşıyordu ve de ailedendi; açıklarsak: contemporary'yi yöneten "lobbying'den söz ediyorum ve de ödülü biliyorum; Turner'i her kez mezarında rahatsız eden, artık sözle anlatılamıyacak bir can sıkıntısı, boyamaktan bile yorulmuş, "laf-ı güzaf"; bir şamata. Daha önce söyledim; "sizinle dalga geçiyorlar" diye, alın görün çağımızın beğenisini, satın alın, saklayın. Ödülün akıl hocası TATE BRİTAİN ama Charles Saatçi'den geçmeden bu ödül alınamaz, daha önce MaxMara Art Prize For Women'nı da almak gerekir. Az kalsın unutuyordum;  Collzione Maramotti İnroggro Emilia'da da boy göstermek gerekli bu ödüle varmak için Bize gelince;  Salt , Borusan vs. yaptığınızın ne kadar "kavramsal" olduğunun bilincindeler. Ödül kıl farkıyla Fransa'ya gitti; yoksa yine bir İngiliz bekliyordu arkada. David Shrigley kanımca epet pişmandır sonuçtan:


David Shrigley
David Shrigley

Çocuk dünyası söz konusu olmadığına göre bu tür karalamanın ne kadar yeteneksiz olduğunu vurgulamak gereksiz; karikatürün sınırlarını zorlasa da "humour noir"ın büyük ustaları örneğin Reiser, Jacek Wozniak vs.  bunu yıllar önce çizdiler ve çiziyorlar. " 

Jacek Wozniak

Gözlüyorum; nerede olursa olsun, karşıt bir eleştiri, bakış açısı adına değişik bir analiz, niçin sanat bir "lobbying" in beğenisiyle yönetilsin sorusu! Geçen İstanbul Biennali'den sonra gazetelerde okuduğum; "rekor ziyaretci" sayısı vs. Aklıma ister istemez Nazım'ın şu dizesi geliyor: " ..koyun gibisin kardeşim!"
                                                                           _____

Tekrar İstanbul'a dönersek: snop çevrelerin sanata açılımın vitrinlerinden en önde geleni "ARTER"in son sergi-gösterisi, Sarkis'in "Cage/Ryoanji Yorumu:


Kutsi Erguner Zen Bahçesinde
Vehbi Koç fondation'nun sanat vitrini Arter'deki bu sanat şölenini Cumhuriyet Gazetesi'de okuduğum makaleden bir alıntıyla veriyorum:



Karşıt olmak, olmamak ya da bir yorum getirmek istemiyorum ama tüm gördüklerim ve şu anda yaşadıklarımla bir "démystification" içindeyim, galiba bu yıkıntıdan çıkamıyacağız!


__________




Lütfen sanatçının ne yapmak istediğini -üstte- okuyun, belki siz başka bir çıkış yolu bulabilirsiniz; ben bulamadım!













25 Kas 2013

OXYMORE / PEMBE BULUTLAR-İSTANBUL KASIM 2013

Bankaya girdiğimde fazla beklemedim; danıştığım genç memur sorularımı yanıtlarken Paris'de oturduğumu öğrendiğinde ne iş yaptığımı sordu, ressamım deyince gözlerindeki bir ışıldamayla konumuz resme yöneldi. Genellikle doktorlar çok ilgilidir resimle; çok az doktor gördüm bana soru sormayan, deneyimlidir bu konuda; banka memuru daha ağzını açmadan bir hafta önce yaptığım serginin kataloğunu önüne koydum. Önce şaşırdı, belli ki cuma sabahı 11 de böyle bir adamın karşısına çıkacağını düşünmemişti. Kataloğu iki kez karıştırıp; ben de çok seviyordum resmi ama ..ne yapalım kadermiş.. şaşırmıştım ne kaderi, peki kaderle ne ilgisi var resim yapmanın soruma yanıtı hem düşündürücü hem de hüzünlüydü: "..orta okuldaydım, resim dersi öğretmenimiz sınıfa hayalden bir doğa tasviri çizip boyayın demişti; ben de "pembe bulutlar " boyadım. Ödevi verdiğimizde öğretmen önce bir süre resme baktı ve benimkini ötekilerden ayırdı; şaşkındım, beğenisini nasıl anlatacak diye meraklanıyorum. Yerimize oturduk ve öğretmen benim "pembe bulutlar" resmimi alarak sınıfa gösterdi, bir eliyle de beni işaret ediyordu, arkadaki öğrenciler bile yaklaşıp dikkatle incelediler ve birden sınıfta kahkahalar vs. büyük bir şamata koptu, birbirinin kulağına bir şeyler söyleyip beni gösteriyorlerdı ama bir türlü anlamıyordum ne olup bittiğini.. ne zaman öğretmen yaptığım resmi yırtarak parçalarımı önüme koydu; bir suç işlemiştim evet ama neydi hala çözemiyordum.Ders bitiğinde hala benimle alay ediyorlardı, dışarıya çıkmak için yöneldiğimde bir arkadaşım kulağıma bağırdı : .." demek sen de öylesin"!


                                       
                                      SİZİ ŞARAP İÇMEYE ÇAĞIRIYORUM
Ülkemizde olumlu değişimlerden belki en önemlisi devletin Tekeli özelleştirmesi olmuştu. Oysa bu devlet sektörüyle büyüdük, 40 yıllarında okullarda "yerli mallar haftası" yapılırdı, masaları genellikle meyvalarla süslerdik ve de tek övüncümüz bu devletin ürettiği; kumaş, ayakkabı vs. olmasına rağmen tekel'den söz edilmezdi; o babalarımızın , o yılların dingin Anadolu kentlerinde unutulmuş aydınların "nostalji" masalarının içkisini yapardı, bilmiyorum ötekileri ama babamın tek çıkış yolu kitaplar ve bir kaç kadeh rakı ! Tekel'in şaraplarının gözde olmamasının nedeni açık; bugüne göre çok daha laik bu cumhuriyet yılları bile "islam"ın bu kutsal içkiye yaptığı baskıyı silememişti, şarap; bektaşi'nin kafayı bulduğu, sarhoş'un içkisiydi. 50 - 60 yıllarında içtiğimiz tekel şaraplarının içinde en popüler olan "Güzel Marmara"ydı; bu şarabı tarif etmek gerekliyse : Fransız'ların " piquette" dedikleri, en ucuz, kötü bir şarap olarak tanımlamak doğru olur, o yıllarda kim içmemiştir bu şişesi depozitli ve ederi bir lira olan şarabı.İşte bu özelleşmeye kadar elimizden geleni yaptık bu kutsal içkiyi lanetlemek için. Son yıllarda şarap sektörü kaliteye varmak için ne yapsa, devletin bunu engellemesi için sürekli olarak koyduğu taxe'larla başedebilmesi güç. Türkiye dünyada çok az ülkenin sahip olabileceği; iklim ve toprak olarak, Fransa'ya benzerliğiyle, çeşitlilik olarak, şarabın gerçek ülkesi olabilirdi. Ne yazık göçerek geldiğin, yerleştiğin bu bereketli toprakların ne tarihinden ne de onun nimetlerinden hiç bir zaman haberin olmayacak! Hitit Lykia kenti ( İ.Ö. 8 yüzyıl ) kaya kabartmada; bereket tanrısı kimliğinde, fırtına tanrısı Tarkhun/Sanda, Tuwana beyi Warpalawas, tanrının başında ve kemerinin arkasındaki yazıt: "..ben küçük bir çocukken, buraya asma fidanları dikmiştim, tanrı onları korudu, şimdi üzüm veriyorlar."


İvriz kaya kabartması / Tanrı Tarkhun ve Tuwana beyi Warpalawas  İ.Ö. 8 yüzyıl

EN ESKİ ŞARAP KÜLTÜRÜ İ.Ö.2 BİN  HİTİT-HATTUŞA
Erken çağlarda fermantasyonu çok ağır, Porto, Rivisalt benzeri şeker olarak yüklü şaraplar içilirdi;
belki bu antik içki bugün içtiğimiz şaraptan biraz değişikti ama onun evrimini değil, gizeminden yola çıkarsak çok uzun bir gezi olur; şarap yolunu sürersek dünyayı dolaşırız.Tüm bu şarapların içinde, renk ve tad olarak bizim tam olarak farkına varmadığımız bazı şaraplar vardır: Her toprak şaraba başka bir renk, başka bir tad verir; Bir zamanlar Tekel'in ürettiği Buzbağ, Elazığ, Öküzgözü üzümlerinden yapılırdı ve de bugün özel sektöre geçerek kalitesi de yükselen bu şarabın tadı kadar renginin tarif edilemez olması onun gizeminin bir simgesidir. Geçen aylarda Münir, Semra ve Genévieve'le Nemrut dağına iki şişe Buzbağ'la çıkıp Fırat'ın ötelerinde Elazığ'a "Öküz Gözü " bağlarına baktık.



Geçen yıllarda Sicilya'yı dolaşırken önce Yunan Mabetlerinin en görkemlisi Segeste'ya yolumuz düştü :


mabetin önündeki zeytin ağacı 2 bin yıllıktı, mabetin olduğu tepenin yamaçlarındaki bağları merak ettim; rehberin dediğine göre bağlar da zeytinler gibi beraberce zamanı aşmışlar, tarihe bir yolculuk yapmak istersem; yamacın arkasında gözükmeyen köye gitmemi ve de onun küçük kahvesinde bulabileceğim Segeste şarabını tadmamı önerdi. Köylüler kendilerine ve de benim gibi oradan geçen meraklılarına yaptıkları bu şarabı yaşamların bir simgesi gibi almışlar, çok ilginç; bağların kimliği hiç değişmemiş, toprağa el değmemiş, onun üzüme verdiği "nektar" sizi sanal bir yolculuğa çıkartıyor, anlatılamaz bu. "Esrik şarap gezisi" Etna'ya kadar sürdü:


Etna volkanı denize önemli bir kent olan Catane'la bakar ve de bu kıyı boyunca yolunuz Teormina'ya düştüğünde, başka bir antik kentle karşılaşırsınız. Etna'nın öbür yüzü; volkanın ucuna kadar korkusuz yerleşmiş köyler ve onun bereketli toprağındaki bağlar, size bu antik Etna şarablarını sunar. Bu volkan şarabının tadı tarif edilmez. İşte "irreel" bir anı: bu kıyıda bir motelin limon bahçeleri içinde bir gece, yıl 1994 ; Etna o gece gerçekten çıldırmıştı, her patlamanın ışığı bir alarm fişeği gibi bahçenin limonlarını akıl almaz ışık oyunlarına, fantastik görüntülere büründürürken, o gün o köylerden aldığım Etna'nın en güzel şarabı "La Vigna Bosco" içiyordum, nasıl anlatılır; üstüne giderseniz bir gün hayalleriniz gerçekleşir, o gece "gerçeküstü" gerçeğe döndü ve bu nadenle bir gün ölürsem "gözüm Etna'da kalacak"










































2 Kas 2013

OXYMORE / KASIM 2013-İSTANBUL / NASIL BİR ISSIZLIKTAYIM BİLEMEZSİN

Ankara sergisine gitmeden bir kaç gün İstanbul ; hüzünlü ama geriye kalan bazı dostlar, masalar, kitapcılar; ve bir kitap: "Leylim leylim" - Ahmet Arif'den Leyla Erbil'e mektuplar, 1954 - 1959 süresince yazılmış ama ne yazık Leyla Erbil'in yazdıkları bulunamamış. Önceleri bunların yayınlanmasına karşı çıkan Leyla Erbil, ölümüne yakın kabul ediyor, normal; herkes daha sonları yaşantılarını kurup, başkalarıyla paylaştıklarında, aşktan paramparça, sürgünlerdeki bir ses ters de anlaşılabilirdi. Aşk her zaman bir tabu, nereye gelirsek gelelim, sevmek; bilinmez bir yasak, hep saklanır nedense! Ahmet Arif sürgünde, düşünün o yılları, o Anadolu'yu, parasızlığı, tümüyle lanetlenmiş bu yazar, çizer, üniversite frofesörlerine kadar kimin niçin hanki nedenle! Burada duruyorum; absürt bir soru; bugün de aynen belki de daha acımasız hapishaneleri doldurmuşsak bence bir yazgı, karabasan çökmüş üstümüze
        Yangınlar, kahpe fakları,
        Korku çığları.
        Ve irin selleri, aç akbabalar,
        Suyu zehir bıçaklar ortasındasın,
        Bir cana bir başa kalmışsın vay vay…..
        Pusatsız, duldasız, üryan.
        Bir cana bir de başa….
        -Seher vakti leylim leylim-
        Cellat nişangahlar aynasındasın.
        Oy sevmişem ben seni…..
60 yıllarında Leyla Erbil'i tanıdığımda bu yaşanmışlıktan haberim yoktu, belki çok yakın dostları? zannetmem , mektupları nasıl saklamış sa Ahmet Arif'i de böylece unutmuştu, bu mektupların hemen başında Leyla'nın evlenme haberiyle gelen yıkıntı, nasıl anlatılır bu:
       NASIL BİR ISSIZLIKTAYIM BİLEMEZSİN

Bir başka ıssızlık da "resim" konusunda yapılan bitmez tükenmez "manipulation"lar:




Eğer konumuz "parayı veren düdüğü çalar" ise; sayın iş adamı Zafer Yıldırım Dubai'den alır resmi evine asar. Ama iş bununla bitmiyor; mega alış-veriş merkezlerinin sahibi, derici, Kasımpaşaspor  kulübü başkanı çaktırmadan Türk Resim Tarihini'ni de yazıyor: Christe's verdiği demeç elbet bunun "hamasi" bir nedenle yapıldığı; Raffi Portakal'ın telefonla gerçekleştirdiği satın alma operasyonu; 5 milyon ödeyerek Cumhuriyet'in 90. yıl dönümünde bu tablonun ülkesine dönmesi! Ben çok korktum bir yabancı alır diye ama korkulacak bir şey yok; bu İngilizler çok iyi bilirler "keriz silkelemesini"!
İster istemez eski anılara döndüm: 70 yıllarında Paris'de Galerie Katia Granoff'da Fahrrelnisa Zeid'in sergisindeyiz. Tüm Ortadoğu , Rus , Osmanlı prens ve prenseslerinin katıldığı bu vernissage'da kızı Şirin Devrim bana sergilenen bir sürü tabloda kendisin de " boyamak adına" bir payı olduğunu anlatmıştı ve de inanmamıştım; 1994 de yayımlanan "Şakir Paşa Ailesi" anı kitabından bir alıntı:
 Noel'den sonra kardeşim, ailesi ve kocam, Lech'e hareket ettiler. Hem Ürdün veliahtı Prens Hasan'la buluşacaklar, hem de kayak yapacaklardı. Ben anneme bakmak için Viyana'da kaldım, biraz iyileşirse yılbaşını onlarla Lech'de geçirmeyi umuyordum.
Annem elime kalın bir fırça tutuşturdu. "Ne olur bana yardım et, şu arka fonu kırmızıya boya, kendim yapacak olsam yorgunluktan ölürüm, oysa portreyi bu gece bitirmek istiyorum" dedi.
                 
Fahrelnisa Zeid/portre
          Bütün ömrümce yaptığım gibi, onu memnun etmek için resmin önüne bir tabure  çektim ve beyaz tuvali kalın fırçayla kırmızıya boyamaya başladım.
Herkes resim yapmakta serbesttir; Lübnan sarayı, Londra, Capri, Paris vs. mekanlarında canı sıkılan bir prenses'i "olmayan bir   Türk Resminin" en pahalı, en önemli bir ressamı diye yutturmanın alemi yoktur.
Zeid'den sonra bir başka haber: Art Rewiew dergisi "güncel sanatın en güçlü 100 ismi" listesini güncellemiş ve de Salt'ın programlar direktörü Vasıf Kortun 86 dan 68'inci sıraya yükseliyor; belki anımsamadınız ama açıklıyayım; hani Beyoğlu'nda tünele giderken kimsenin girmediği Salt diye bir mekan var, işte orada "performance" yaptıran "kabuki maskı" gülüşlü meçhul adam, öğünüyoruz üstelik bu listenin ilk sırasında Katar Emiri nin kardeşi Sheikha Al-Mayassa'nın olması da milyarderlerin çağımızı nasıl "manipulé" ettiğini resmidir.
          
                             
             
           
          


















15 Eyl 2013

ÇAĞDAŞ SANATIN BÜYÜK BLÖFÜ


Çağdaş Sanat adına yapılan şamatanın büyük bir "sirk" olduğunu , ileriye dönük hiç bir şansı olmadığını ,  sanat diye yutturmacılığın amacı sizinle dalga geçmek olduğunu ; lobbying sistemiyle
Modern müzelerin kontrolünü ele geçirmiş , biennal misyonerleriyle bizim gibi yükselmede olan ülkeleri nasıl yıkadığını vs. Söylediklerime yanıt almak değil , kanımca niçin hesaplaştığımı düşünenler çoğunluktadır . Şu günlerde İstanbul ve Lyon - Fransa- Biennalleri yani iki büyük sirk ve de bu hafta Book dergisi bu "Çağdaş Sanatın" ne mene bir balon olduğunu, Columbia üniversitesi sanat tarihi profesörü Alaxander Alberto 'nun yazdığı kitaptan hareketle ( L'Art conceptuel et la politique de la publicité ) - kavramsal sanat ve reklamın politikası- bu "kavramsal sanat"a genel bakış yani bir  "envanter" , daha önce kollektif bir çalışma olan kitabı "Art After Conceptual Art " - kavramsal sanattan sonra sanat- kitabıyla bence ilk kez bu dokunulmazlığı bozdu , "görülmeye değer hiç bir şey yok" diyor Marx Kingwell ; "...şimdiye dek bu bu kadar sanat ve sanatcı bolluğu görülmemiştir , bu kadar fuar , biennal , sergi ve galeri ! Kitsch bir tablo , bağımlı bir fotoğraf , éphemere bir installation ve de sergilenmek için sergilenmiş ilgisiz en basit objeler vs. bunlarla SANAT sözcüğüne hangi yönde bir anlam verebiliriz . Burada "Book'un blöfüne ara verip , ona yerden göğe hak verdirecek bugün Radikal gazetesinde okuduğum İstanbul biennali haberi veriyorum ; şunu belirtmem gerekli , bu "çağdaş sanat" fenomeni boş gezen bir çok kişiyi ; kratör , düşünür , art dealer , kolleksiyoner , müze tasarımcısı , bağımlı gazeteciyi meslek sahibi yaparken , evde kalmış ve resimden sınıfta kalmış o kadar artisti de gün ışığın çıkarttı .


Halil Altındere / müze gardiyanı
Ayşe Erkmen


Goldin+Senneby /Puppet from shorting the long position 2013


































Elina Lesper "El Malpensente" dergisinde : " ..artist , eleştirmen ve kretör bu cehennemli üçlü ; neyin sanat olabileceğine karar verirken estetiği bilerek dışlıyorlar . Kutsal bir görünüme bürünüp , din gibi dışlanması güç büyük bir pazar yaratıp tehlikeli bir inak - dogma -  nın yönetiminde ; demokrasi adına herkes sanatçı olabilir diyerek ,  médiocrité'nin demokrasisine yol açıyorlar "

Jeremy Deller / Venedik Biennali 2013

İstanbul Biennali 2013
Amaç "RAHATSIZ ETMEK" ama ne olursa olsun , saptırmak , içerikte hiç bir estetik endişe gerekmediği için sanat kalkanına sığınıp bir inak - dogma- yaratılmıştır ;

Sarah Lucas / yatak
Conceptuel olduğu için kimsenin haddine değil , onu yargılamak yerine sapıklığına saygı duyacaksınız ! Biennaller bir takım "sloganların" arkasına sığınıp , ciddi sosyolojik  bir tavır alıp " PERFORMATİF ARAŞTIRMA" gibi efemer lüzumsuzluklar artık yormaya başladı . Bu yıl biennalin sloganı : "ANNE BEN BARBAR MIYIM" bu da Lale Müldür'den alınmış ; kendisi de bir video'yla bu şenliğe katılıyor ve de taş bebeğiyle kenti dolaşırken ,  şöyle söylüyor "..kurbağaların olduğu yere gitmek istiyorum , gidersem bir daha dönebilirmiyim bilmiyorum , dönersem aynı insan olur muyum ? "
Lale Müldür , Kaan Karacehennem,Franz Von Bodelschwingh / video





















8 Eyl 2013

HAYAL MÜZELERİ 18 - DON McCULLİN

Kış peyzajı - Sommerset , İngiltere 1991
Don Mc Cullen bu peyzajı görüntülediğinde belleğinde tüm savaşlar  , açlıklar , kan ve revan ; Kıbrıs , Biefra , Salvador , Vietnam , Cambodge , kuzey İrlanda , Lübnan , Afganistan ... insansız bir manzara ; belki tüm yaşadıklarımı bu manyetik boşlukla silip süpürüyorum diyor , ama korkunun fotoğrafını çekmişsen biraz zor , geceye doğru karabasan seni bekliyor :

Vietnam 1968 - Bekleyen asker
İşte 60 yıllarının sonunda Life dergisini Vietnam özel sayısının orta sayfasında dehşet bir fotoğraf ; bir tankın üstüne yığılmış panik içinde savaştan kaçan  askerler , önde serum verilen yaralı asker ;


uzun bir süre bu fotoğrafı yaşadım , harp bitmemişti , bugünkü iletişim olmadığı için ancak olup biteni bir imajdan öğreniyorsunuz , bu yaralı askerin kaderini düşündüm , ne yapıyordu orada ? Farkında mıydı kiminle savaştığının , niçin savaştığının , sonra yaşadı mı , evine döndü mü ? Amerika tüm harplerin ötesinde , Viyetnam'a özel bir sansür uygulamıştı ; uzun süre bir kaç fotoğrafın dışında ya da ordunun çektiği propaganda haber sinemasının ötesinde kimsenin haberi yoktu . Bu nedenle Don McCullin'nin imajı  , "crucifixion" konulu bir tablonun içeriğine o kadar yakın ki , ölüm anını yavaşlatmak belki onu başka bir boyutta algılmamızı , tinsele varmak , son'u anımsatmak oluyor.


Fotoğrafların şoku bizi her zaman fotoğrafcının gerçeğinden uzaklaştırmışdır ; peki ne yapıyordu orada Mccullin ; ölüm iki adım ötesinde , bir meydan savaşı yani ölümün ortasındasınız , parmağının dokunduğu her klişe yazar Jean Hatzfald'e göre "bir bozgun" ,  dedim ya hesabını bu tropik doğada uykuya yattığınızda ödeyeceksiniz , o hiç bitmeyen gecede . 18 yıl Sunday Times'ın maaşlı muhabiri olarak "acının peşinde" dünyayı dolaştı , gazete Rupert Murdoch'a satıldığında , kapıyı çekti , 1984 . İşte o sürede İngiltere'ye dönüp bu manyetik peyzajlarla belleğini yıkarken asıl kavganın farkına vardı ,

County Durham 1974 - İngiltere

Bilerek başka bir savaşın içine düşmüştü , çocukluğunu yaşadığı harp yılları , bombalanmış Londra'nın fakir mahalesinde yıkıntıların içinde geçen yıllar ,  tam serseriliğe sarmışken The Observer'in haftalık ekinde bir fotoğrafının yayınlanması ona rotayı değiştirmesine neden oluyor. Yine bir sürü yan işler yaparak fotoğrafı meslek olarak seçmesiyle cehennemin kapısını açıyor ona: önce kıbrıs ;

Kıbrıs 1964 - Rumlar tarafındn öldürülen bir çoban'nın başında
McCullin yaşlı bir Türk kadını Rumlardan kaçırırken
O yıllar Makarios ve Grivas çeteleriyle dehşet saçıyordu , McCullin tam yerine düşmüştü ve ilk kez dünya'nın bu işlenen cinayetten haberi oldu; bu fotoğraflarla World Presse Photo ödülünü kazandı , Sunday Times'la çalışması buradan başlıyor.


Londonderry/kuzey İrlanda - 1970

Biefra 1969
Biefra 1969
Beyrut 1982
Ben her zaman bir fotoğraf çekildiğinden " hemen sonrasını " düşündüm ; eğer McCullin denklanşöre bir saniye sonra bassaydı figür cadrajın dışına çıkmıştı , bombalanmış yıkıntı tek başına ünlü bir gazetenin manşeti olamaz  , peki o yıllar bir karanlık oda bulmak , negatifleri yıkamak , eğer bir şey anlatıyorsa gazeteye ulaştırmak ne belaydı anlatılmaz. Tüm bunları düşündüğünüzde McCullin'nin taşıdığı bagajın ne kadar ağır olduğuna siz karar verin
















7 Eyl 2013

PARADOXE eylül 2013

İletişim önüne geçilemez bir hızla ilgi alanlarımızı " güncenin varlığı " ya da absürt'ün güncesi olarak işgal altına almış bir durumda . İrreel'i hayal etmiyoruz , çünkü o elimizin altında :


Bir gazete haberi 1929



Türkçe konuşmak ne kadar zorlaşmış sa , yazmak ise başka bir bela , her gün okuduğumuz ya da baktığımız gazetelerin başlıklarından ; media'yı luzumsuz işgal eden "individu"lerin yorumlarına dek Türk Dil Kurumunun ( bilmiyorum hala yaşıyor mu ?) sözlük çalışmalarına katkıda bulunuyor ;
Bir gazete haberi 2013







Daha önce Legion d'Honneur konusunda yazdıklarımı doğrulayan yeni bir haber ; nice dostumuz bu ödülün içeriğini düşünmeden " mal bulmuş Magrep'li " gibi bu rozeti yakasına taktığında , Fransa'nın genelde Türkiye'yi nasıl değerlendirdiğinin farkında değildir.






Geçenlerde Lebrizcom Sanal dergide yayınlanan ;  Pınar Turanlı'nın " Borusan Contemporary Perili Köşk'de bir gün " başlıklı yazısında , Bu mekanda sergi yapmak için özellikle İstanbul'a çağrılmış Avusturya'lı sanatçı Gerwald Rockenschaub'un yanıtlarını Becket'in tiyatrosuna çok yakın buldum :






:




Gerward Rockenschaub




Benim içeriğimde önemi bir yeri olan Rumeli Hisarı " Perili Köşk " ün böyle bir sirk'e mekan olacağını kim düşünebilirdi ? Dostum " Kürt Neco "nun kulakları çınlıyordur öbür dünyada .


A






Büyük holdinglerin "artık" paralarını harcıyacağı "Çağdaş Sanat Mekanları"nında suyu çıkmış durumda , Beyoğlu'ndakilerinin dolup taştığını da yazmıştım . Bu haberde en çok ilgimi çeken René Block ismi hiç yabancı değil ! Ben yok oldu sanıyordum ama Biennal kurdu demek buralarda otluyormuş !