28 Eki 2012

HAYAL MÜZELERİ 8 / MONSU DESIDERIO

                                                 METAPHYSIQUE DES RUINES

Monsu Desiredio / les Enfers - 1622 tuval / Musée des Beaux-Arts de Besançon

Tüm varoluşundaki gizemini çözmek epey güç ; Andre Breton  onu yeniden bulup , çıkarmasaydı ;  sanat tarihçi geçinenlerin önemsemediği bir ressam olarak taşra müzelerinde unutulup gidecekti ! François de Nomé adıyla Fransa'nın Metz kentinde 1592 de doğmuş . Daha sonra Napoli'de ressam olarak karşımıza çıkıyor yine Metz'de doğmuş ve napoli'de tanınmış , atölyesi olan Didier Barra  belki tek kişi , Barra'nın yaptığı peyzajları Nomé sanki lanetliyor , kendi "karabasanını" , "apocalyptique "dünyasını boyuyor , hiç bir tuvalde imzası olmadığı için ; kim kimdir ayırmak olanaksız . Bu asrın başlarında Örneğin Bosc "un , Jardin de Délices"( 1504 ) daha sonra Bruegel'in fantastik dünyalarının kim farkındaydı , kentler , ülkeler birbirlerinden ışık yılı uzaktı ; o günün tanınmış sanatçılarının eserleri mesenlerin , aristokratların , kralların ilgi alanlarında , mekanlarında sergilenirdi.

Monsu Deseriredio/ La Cour d'Or

Napoli'de bu sürede gece ve dehşet konusunu seçmiş ve tanınmış başka bir ressam var ; Philippo Nepoletano daha çok gravürlerinden biliniyor , cehennem ve büyücülük sahneleriyle Nomé'yi etkilemiş olabilir.

Metz bir başka yönden de ünlü ; Rabeleis önce Paris'de (1524-1530) hekimlik yaparken "apostasie"yle suçlananınca ,  izini bir süre yitirip Metz'e yerleşiyor, (1545-1547) yıllarında hekim olarak , rue de L'enfer'de oturduğu ev bugün hala duruyor . Gerçekten ilginç bir çağdayız , kendiliğinden "fantastik" , insanın hayal gücünün en bereketli olduğu  bu 16 yüzyıl  örneğin ; Cervantes , Shakespeare , yazar olarak , düşünür Erasmüs , Thomas More , Machiavel , tüm ünlü ressamlar Leonardo de Vinci , Michel Ange , Raphael , Caravage vs. ötesinde yeni kıtaların keşfi ; Christophe Colomb , Magallan Vasco de Gama , Amerigo Vespucci'nin yaşadığı bir yüzyıl . Tüm aydınlıkların dışında 1542 de Papa 3. Paulus'un kurduğu "engizisyon" mahkemeleri bu çağa dehşet saçıyor , Giordano Bruno'nun yargılanıp yakılması bu çağın bir "karabasan" , kilisenin düşüncenin aydınlanmasına karşı nasıl acımasız olabileceğinin en güzel örneğidir . Belki bu "paradoxe" dan yola çıkarak Desirio'nun sanatına varabiliriz ; çünkü başka bir ressam ,  yine Metz'de doğmuş ve de Napoliye yerleşmiş Didier Barra ressam olarak daha çok peyzajlarıyla ünlü , "prospettive e veduta di citta" , her ne kadar yaşadığı peyzaja baksa da ötekilerle beraber , topluca "antik" bir düşün içindeler.


Didier Barra / Metz'den görünüş
Desiredio'daki ikili kişilik Nomé'le çakıştığında bir "allégori"ye saptanır , gece kaçışları , antik dekorlarda hesaplaşmalar , kan dökülür durmadan. Acaba her şey bir gecede mi olup bitiyor ? bir "schizophrénie" mi bu senaryoyu yazdıran , bilinmez ! Belki Lautréamont gibi ; düşlerini , karabasanını boyayan başka bir şairle karşı karşıyayız.

Monsu Desiderio/ Babil kulesi
Resmin içindeki ışık, sanki mimarinin özellikle ışıklandırılması gibi, konturlar bu ışık içinde éclectique bir derinliğe kavuşurken, dekor da tiyatronun işlevini yapıyor ; figürler serbest , oyun başlamıştır. Corinthienne kolonlar , sarayları çeviren kuleler , gothique , antik yıkıntılardan uzaktaki devasa bir kuleye doğru visioner bir evren ;  ağır süslemeler , yaşanmışlıkları simgeyen heykellerden , geçmişin pagamizmine bir metafor misali , insanın tarihine yolculuk ama endişelerimizin o karanlık ormanından geçmek zorundayız, işte "dünyanın sonunun" bir başka allogorisi.


22 Eki 2012

HAYAL MÜZELERİ 7 / JAN VAN EYCK - ARNOLFINI ÇİFTİ

Jan Van Eyck / Les époux Arnolfini -ahşap üstüne yağlı boya 82x59.7 National Gallery

Londra National Gallery'den belleğime nedense iki resim takılmıştır ; Holbein , " İki Ambasadör ve Jan Van Eyck , " Arnolfini Çifti " , oysa bu müzeden kendi hayal müzeme götürecek daha çok resim var ;  . gözden ırak , ufak boyut , hemen alıp götürebileceğiniz, ancak, arandığında bulunabilen, isimleri çok az tanınan ama benim gönlümü çelen nice tuval de "Bakış Açısı"nın içeriğinde. Yıl 1972 Londra , ilk kez Nationale Galery'deyim ve o güne dek öyküsünü bildiğim bu tuvalin önündeyim . Giovanni Arnolfini Toscane'lı zengin bir tüccar , Bruge'e yerleşmiş ; ipek , şapka satıyor ve Bourgogne düküne 6 halı satmış ve de onların danışmanlığını yapıyor , önemli bir isim , sanatla ilgisi de önemli . Eşi Giovanna İtalyan bankacı bir aileden geliyor Paris'e yerleşmiş , Rue de la Verrerie'e oturuyor.
İlk bakışta Jan Van Eyck bizi , bir fotoğrafcı işlevinde , sanki mutlu bir aile fotoğrafının içeriğine sokar , " mis en scene" Önce yeşil giysiden başlayıp sonra da duvardaki " convexes aynadan " resmi şöylece bir dolaşıp , resmin içeriğindeki tüm detayları gözden geçirirsek , geri plandaki "baldaquin"yatak ve tavana asılı "chandelier" ;


bu çağın resminde çokca gördüğümüz , yalnız bu kez bir tek mum yanıyor , oysa gündüz , pencereden gelen ışık yeterli ama bunun açıklanması da tanrının varlığını , geleneksel olarak ışıktan tanrıya gönderi. Giovanna  'yı antik yeşili harika giysisiyle dingin , mutlu ; eteğini tutan elinin gizlediği karnından belki hamile olduğunu da düşünebiliriz,


Köpek figürü resmin ilginç bir sembolü oluyor ; "sadık" bir anlam , dekoru daha sıcak kılan ;


Daha ön plandaki takunyalar ,


pencerenin iç bölümüne göze çarpan meyvalar ;


Tüm detaylara şöyle bir göz attıktan sonra gözümüz bu tablonun gizeminin sembolü  "concave" aynaya takılır ; aynayı süsleyen 10 médaillon , içerik olarak "Passion de Christ"'in tablolarıdır.


Buradan günün önemini ve de anlamını anlarız , olağan bir gün değil ; ressam ve şahitleriyle bir evlilik "ceremonie" sinin içindeyiz . Bu aynanın içinden , şahitlerin arkasındaki başka bir aynadan ressamın kendi portresi görülür . Jan Van Eyck aynanın üstüne yazıyla ve imzasıyla kanıtlamıştır ;


"Johannes de Eyck fuit hic" , "Jan Van Eyck buradaydı".

20 Eki 2012

ANXIOGENE

FIAC 2012


Her yıl Ekim ayında giderek sergileyeni , alıcısı , görücüsü de tahammül sınırlarını aşarak "snop " bir show  , attraction , sirk den de öte çağımıza mal edilmek istenen bu zevksizlik fuarı benim ilgimi şöyle çekiyor ; "çirkinlik" nasıl olur da bu denli bulaşıcı olabilir ? Bunun sanat olduğuna inananların dialectique bir açılımları , beğenileri niçin sığlaşmıştır , en önemlisi de gördüğüm kadar kimse bunu yadsımıyor ; kendilerine yönelttikleri tek yanıt , "..belki anlamıyorum ! "


Sanat ; insanın içe dönük bir ayna dan yansıması olarak yüzyıllardır arıtılmış , varabileceği en üst düzeyde kendi "varoluşunun" bir tanımıdır . Öncelikle estetik kaygılarımız " güzel " e ve de onun moral  sınırlarında gezinirken nasıl olur da "banalisation" içerik olarak müzelere girer ?

L'origine de la guerre / Orlan
Uzun bir süredir , bu tür "contemporary'de" amaç kendi içindeki "rahatsızlık" daha doğrusu psychique sapmaları odak olarak seçmektir , fotoğrafın teknik aşamasındaki olağanüstü kolaylık , yaratma dan daha çok üretme , nasıl olursa olsun , kimsenin sorunu değil  çünkü bu "şamata" için fazla bir kültür ,bilgi , teknik gerekmiyor . Örneğin kendi vücudunu , yüzünü kesip , biçip ve de bunu sergileyen Orlan gibi ruh hastalarının yanı sıra sergilenen işlerin çoğunda izlenile "klinik bir vaka " teşhisi çok doğrudur.

Cindy Scherman / Untitled

Cindy Scherman'nın çağın en gözde sanatçısı olarak 450 bin dolara satılan bu fotoğrafını önce gelip alamayanların sukut-i hayale uğramalarını da burada belirteyim.

Paul Mc Carthy / George Bush
Domuzla çiftleşen  Bush , karikatür misali yine contemporary'nin şöhretlerinden Paul Mc Carthy'nin ve de ederi 2 milyon dolar.

Vincent Olinet / After the Waves
Anish Kapoor
Fuarla ilgili beni şaşırtan en ilginç olay , televizyonda gördüğüm bir roportaj ; Boliviya'dan gelmiş bir kolleksiyonerin Anish Kapoor'un bu eseri önünde söyledikleri , daha çok yakınmasıydı , elinde yalnız 50 bin doları olduğunu ve de ne yazık bu eserin fiatının da 500 bin sterlin olması , açılış süresince bir mucize beklediğini , daha sonra da eserin çoktan satıldığını öğrendiğinde ki pişmanlığıydı.

Jaume Plensa / İstanbul Blues - Galeri Lelong
Bu kez Fiac kendi duvarlarının dışına çıkmıştı ; kentin meydanlarında , değişik müze , parklara da heykelimsi işler serpiltirilmişti . Bu arada Vandome meydanında Jaune Plensa'nın " İstanbul Blues ",
notalardan oluşmuş işi de bana, bir zamanlar İstanbul'u heykellerle donatmak isteyen belediyenin Gürdal Duyar'a ısmarladığı ve de konulduktan iki gün sonra kırılan "Güzel İstanbul" heykelini anımsattı.

18 Eki 2012

ANXIOGENE


Daha önce yazmıştım ; kimsenin kendisini onurlandırma konusunda ilgisiz kalacağı , verilen bir ödülü geri çevireceği , kısacası ben özgür bir sanatcıyım diyebileceğini örneklerle de kısaca açıklamıştım , üstelik bu onur çiğnene çiğnene kimsenin de ilgisini çekmiyor. Sözünü ettiğim  onur Fransa'nın çokca dağıttığı " Legion d'honneur " . Kendisinden hiç beklemediğim Abidin Dino'dan sonra , Yaşar Kemal , Nedim Gürsel ve de şimdi Orhan Pamuk ! Yakalarına iliştirdikleri bu rozetle yeni romanlarını belki daha iyi yazarlar !
























ANXIOGENE


Ülkemizdeki bitmez tükenmez bilmeyen , resmin gizemini , hayalini "metah " adına pazara çıkaran , deynekcileri sanat yargıcı yapan "MÜZAYEDE" hystérisine karşı yapacak hiç bir şey yok , sanatın  "albenisi" ; bakan ama göremeyen gözlerin , yargılayamayan beyinlerin eline düşmüştür. Sanatı yöneten ülkelerde, uluslararası ünlü satış evleri bu pazarı değer adına bir "borsa niteliğinde" korurlar , çünkü "değer" bu yatırımın garantisidir. Bu demek değildir ki bir izleyici olarak , beni hergün şaşırtan bir "absürt" haber gelmeye görsün . Örneğin geçen hafta Gerhard Richter'in bir tuvali , yaşayan bir ressam olarak rekor derecesinde bir fiata satıldı ; 34.2 milyon dolar. Tuvali satan geçen yılların popüler bir folk-pop gitarist ve şarkıcısı  Eric Clapton , benim fazla ilgi alanımda olmamasına rağmen kendisini terkeden eşi için yazdığı ve söylediği "Leyla" yı anımsıyorum . Şimdi gelelim Richter'in tuvaline ; bu yaz aylarında Paris'de önemli bir sergisi yapıldı ve bu nedenle gördüğüm Corinna Belz'in yaptığı filmde ressamı Köln'deki atölyesinde çalışırken görüyoruz ki filmdeki çalıştığı tuval , bu satılan tuvalle hemen hemen aynı , yani Richter önce mermer üstüne sıktığı örneğin mavi , yeşil , kırmızı vs. boyayı önce küçük bir spatülle yayıyor ve sonra 50 cm. lik büyük bir spatülle bu karışımı alıp tuvale sürüyor ,


yıllardır denediği için kendine özgü tekstürünü bulmak bir yerde onun işi . Bu abstrede "tüyler ürpertecek" milyonları süpürecek olağanüstü bir özellik bulmuyorum , daha önce yapıldığını da örnekleriyle gösterebilirim . Bunu konu etmem ; bir sanatcı evrensel boyutlara getirildiğinde , onun can sıkıntısı bile bir matah oluyor , keyfinin istediğini yapıyor , ağzımız açık alkışlıyoruz,


Sanat bir "attraction" değildir , bir yazarın işlevi ne ise ressamın da öyle olmalıdır.
Tuvali satan Eric Clapton bir kaç yıl önce buna 3.4 milyon dolar ödemiş ; soruyorum : ne kadar iyi gitar çalsa bile kendisi ne Narciso Yepes ne de John Williams'le kıyaslanabilir , acaba onların ekonomik olarak da bu parayı verebilecek güçleri  oldu mu? Galiba "haydan" gelen "huya" gidiyor !

17 Eki 2012

ANXIOGENE


Uzun bir süredir izlediğim ama bir türlü buraya nasıl geldiğimizin yanıtını bulamadığım , ileriye dönük de bir bulgudan yoksun " inançların istismar edilmesi " . Buradan kazanılan paralarla da  politikalarını güçlendirmek , adını " islami kesim " koydukları bir kast yaratmak ve de onun kültürünü çaktırmadan özendirmek . Bu nedenle Taraf Gazetesinin köşe yazarlarından türbanlı Cihan Aktaş'ın bu konudaki endişeleri şöyle " ..Sanatçıların teşvik edildiği bir ülke sayılmaz Türkiye zaten , sanat siyaset gündeminin gölgesinde kısıtlı imkanlarla var olabiliyor ancak.İslami duyarlığa sahip kesimlerin kültür ve sanat alanlarındaki çalışmaları ise , muhafazakarlık çatısı altındaki kaybolmuşlukları gibi nedenlerle de hak ettiği ölçüde ve şekilde bilinmiyor." Bize gelince ; 60 lı yıllarda geleceği tartışıp düşlerken bunları hiç düşünmemiştik , yazık !