25 Eki 2014

OXYMORE- GÜNLÜKLER/EKİM





Işık başını almış gidiyor ama gitmeden önce yine başka bir öğreti; bak, sana bir naturmort göstereyim; acele etmek gerekiyor,  ışık başını almış gidiyor ama gitmeden önce yine başka bir öğreti; bak, sana bir naturmort göstereyim; acale etmek gerekiyor, iki saniye sonra bu şenlik bitmiş olacak ama bunu başkasına anlatamazsın; eşimin gösterdiği salonun bir köşesinde akşam ışığının boyadığı bu naturmort öğretisi, ister istemez bana resmi çağrıştırıyor ve onu belleğime geçiriyorum ama anlatmak gerektiğinde sözcükler yetersiz, işte çağın mucizesi fotoğraf bunu belleğine geçiriyor, şimdi rahatca izle ve öğretiyi tartış. Sen ki eski ustaları, ne bileyim; Juan Sanchez Cotan'ı, Wilem Kalf'ı, Pieter Claiesz'i, onların masalarını; bir arkeolog gözüyle tek tek inceleyip, her tuvalin bir öyküsünü yazardın kafanda. Nurnberg müzesinde gördüğüm Jan Davidsz del Teem'in bir tuvali; naturmort'un kurallarının ötesinde, ressamın kendini de içeriğe koyması beni daha çok ilgilendirmişti:


Pentürün geçirdiği tüm evrelerde "natürmort", doğayı odaklamanın yanı sıra, ona bu ephemerin başka bir düşüncesini dikte ettirmişti; "vanité", geçicilik, hiçlik, ölüme dair, memonto mori, sessiz sedasız kompozisyona girer, masanın üstünde ressamın titizce düzenlediği meyvalar, sebzeler, çiçekler, dallar vs. tümüne ressamın "idée fixe" sini fısıldar: şimdi ışıksınız ya biraz sonra! Çok ilginç pentür'ün yükselişi daha çok orta Avrupa'da olmuş, galiba ışığı özlemek için onun içinde olmayacaksın, işte bu karanlık atölyesinde Jan Davitsz, bu kez "vanitéye daha uygun objeler seçmiş; kendi görüntüsünü izlediğimiz cam küre: belki geleceği okumak adına. Saat: zaman geçiyor. Devrilmiş bir hokka ve yazmak için kaz tüyü: söylenecek bir şey yok. Kabuğu kırık bir ceviz: melenkoli'ye özgü, ancak bir kafatası bu kadar özgün bir şey saklıyabilir! Bir violon, kitap ve bir kadeh. Bilmiyorum ama kafatası çocukları hala korkutuyor mu? Niçin onu hep bir objet olarak görürüz, Ölüme dair olmadık inançların kurgusunu yapan insan, ne kadar çabuk korkuyu dinlere yönlendirip, kendi ölümünü gizeme ve sembole büründürüp, abstreleştiriyor ?, O iskeletin varolduğunu, belki çok güzel bir kadın olarak aşk yaptığını düşünemiyor! Her iskeletin anlatacak ne öyküleri vardır, bir dinlesek!

El Desdichado
Je suis le ténébreux,-le veuf,-l'inconsolé,
Le prince d'Aquitaine a la tour abolie
Ma seule étoile est morte,-et mon luth constellé
Porte le solei noir dela Mélancolie.
                                             Gerard de Nerval



                                                           

                                                                           DİORAMA




16 ekim 2014 Paris'de bir sergiyi izlemeye giderken, Rue Rivoli'de birden gözüme çarpan bu vitrine yaklaştım; nasıl olur, ben bu ressamı tanıyorum! Hiç de fena bir "triptyque" değil, ilginç! Gözüm ısırıyor bu ressamı; nasıl olur?


                                                       MİMİMALİSME ÖVGÜ    

Milyarderlerin sanata yaklaşımları kurumsallaşmaktan öte, daha büyük, daha görkemli olmakta devam ediyor; bu günlerde açılacak olan Bernard Arnauld'un "Fondation Louis-Vuitton"müzesi nedeniyle Telerema dergisi bu tür zengin yatırımların başında gelen harp öncesi Fransa'dan Amerika'ya göçen Menil ailesinin Texas- Haudson'daki "The Menil Collection"u anlatırken, müzenin içeriği ne kadar geniş anlamlı olursa olsun; sanat tarihini kimin ve de nasıl yazıldığını görüyoruz. Şunu açıklamakta fayda var; Cy Twomly'liyi kim, nasıl, ne ölçüde algılarsa ve de özenirse, özensin,
bu da tartışılır ama böyle büyük mekanlarda bizimle dalga geçmek, Tüm sanatların çağımızın açılımına paralel oluşumunda, mekanları kirletmek, bir günün sonunda fırçalarımızı temizlediğimiz "torchon" bezine bile yakışmayanı çağımızın büyük sanatçısı adına yutturmak şimdi bir virüs hızıyla
milyarderleri yakalıyor. Lütfen bana bunları yazıya, müziğe, sinemaya çevirin. Örneğin içeriğe özgün, varoluşumuzun dışavuruşundaki hayale özgü o inanılmaz nehir bu kadar sığlaşabilir mi?






















                                                         FİAC-STUPİD FUCKER ARTİSTE



FİAC'ın açılış öncesi, kentin sokaklarında da performans açılımı; fuar'cıların beklemediği ilginç olaylara neden oldu. Uzun bir süredir, sanatın amacını saptırmak adına yaptığı objelerle provakatör görevini yapan ve de istediği her müzenin kapısını açan Paul McCarthy, bu kez ünlü Vandome meydanına 24 metre, plastik heykeli, şişirilirken olaylara neden oldu. Bu objet'in adını "Ağaç " olarak duyurmalarını ötesinde sanatçı "Plug Anal" yani bir "sexetoy" içeriğinde yaptığını daha önce duyurduğu için bunu bekleyen bir grup, kendisini tokatlıyarak eserini meydana koydurtmadılar.

Paul McCarthy/ Chocolate Factory
Yine bu olaylar sanatçıyı yıldırmadı; ikinci "provocation"u "Monnaie de Paris" de form olarak "bok" formundaki çikolatalarla yine aktüel oldu. Bu "contemporary" histerisini çözümliyebilmek çok güç, alınıp satılanlar küçük ekonomi çapında değil, gelinen yer, sanatı alabildiğine çarpıtmaktan öte, milyarderlerin kurumlaştırdığı mekanlara, müzelere giriyor. Kolleksiyonere özenenler bu çirkinlikleri topladıklarında dışarıdan yönetildiklerinin farkında değiller.



Yayoi Kusama

Bu fuar'da ilginizi çeken yapılan değil, giderek ne kadar gereksiz olunabilir; yaratının "sığlaşma" limiti nerede duracak? Dıştanve içten katılan galeriler burada olabilmek adına harçadıkları synergie ve para! demek ki bu para kazanılıyor. Örneğin ismi nedeniyle başımı çeviren Rey Akdoğan'nın sergilediği galeri. Nedir, bu adamları "kendi boşluklarını" sergileyip ve de yaptığımız sanattır diye kafa yıkamanın çüreti? Merakla kimdir diye araştırdığınızda, karşınıza MoMa da sergiledi gibi bazı referaslar çıkıyor.

Rey Akdoğan




Rey Akdoğan

Gittikçe kabul ettiğim, insanın görmek istemediğiz öbür yüzü; "becerililik" ; ve bu nedenle "minimalisme" bayılıyorum. Malevitch'in 1915 de yaptığı "beyaz fon üstünde siyah kare" den 1960 da Ad Reinhardt'ın siyah tuvallerine ve bugün büyük bir çaba sonucu metal portatif bir masayı masa olarak değil de contemporary'e özgü şöylece yatırmak!



















































24 Eki 2014

EMİN ÇETİN'NİN BLOG'UNDAN " FRAGMENT'LAR "


Utku Varlık sergisinde, küçük deftere aldığımız notları
e postayla kendisine gönderdik. O da bloğunda
yayımladı. Daha sonra katalogdaki resimlere geçtik;
bu eserler hakkındaki düşüncelerimizi burada şimdilik
ham haliyle paylaşıyoruz; belki daha sonra kullanırız..

http://utkuvarlik.blogspot.com.tr/2014/10/bir-sergiden-tablolar.html

Utku hoca, resimlerini oluşturmada kullandığı
kolajımsı tekniği herkesten bir sır gibi gizler.
Gizlemenin cazibesine kapılanlara yardım için
pandoranın kutusunu açacak olsak, bir resim
sergisinden etüdler izledikleri sananların hayallerini
yeksan ederdik. Özellikle dönemdaşı ressamlar
kutudaki ganimeti çok değerlendiremezler; aksine
arşivlediği kaynaklar üstünden bir itibarsızlaştırma
kampanyasını her fırsatta sürdürürler. Bizce bunlara
mahal vermemek gerekir. Malzemeden önce mal,
sanattaki sermaye, kişisel birikim ve yaratıcılıkta
hayal kudreti önemlidir. Yayın balığı, deniz
kaplumbağsı, istakoz, belki de yengeç; bir sanat canlısı
olarak Utku Varlık'ı, zenginliğini, birikimini sırtında,
haritasını kıvrım kıvrım derisindeki katmanlarının
genetiğini içeride, mistik gözlerini hücrelerinde taşıyan
bir deniz dibi kabuklusu gibi değerlendirmemiz
gerekir..
Bizler maddenin ne olduğunu bildiğimizi sanırız. Ancak
onun, gizemini çözmekten aciz olduğumuzu ve onların
metafizik bir dünyanın havai fişekleri, beyin denilen
organdaki yer işaretleri, nirengi çubukları olduğunu
görmezden geliriz. Kozmosun maddesizlikten maddeye
d.nüşmesi; metafizikten fiziğe geçişteki sınırların belirgin
olmaması yeterince gizem barındırır. Utku Varlık'ın
resimlerine bakınca rüyaların bir dükkanı olabileceğini
düşündüm. O, kesip kırkarak fizik alemden metafizik
tahüyyüle iade ederek onları arşivliyor. Nereden temin
ettiği, nasıl yaptığından önemlisi onun düşlerini bize
gösterebiliyor olma becerisidir. Rüyaları bir koleksiyoner
heyecanıyla zihin ambarında istiflenmiş. Kişiselleştirdiği
görselleriyle simülasyon, sanatın tüm göstergelerine sahip
olduğu halde, sanata değil onun realitesine, metafizik
gerçeğin 'şimdiki' zamanına dair eterik hikayeler anlatıyor.
Bu epik anlatının bütünüyle şahsi mi şahsi -ona ait- suptil
bir oyun olduğunu g.rüyoruz. Bana sorarsa o, aslında
resim değil, onun tüm materyal ve araçlarını kullanarak
bir başka boyutta kavramsal sanat yapıyor. Bunu hem
kendine hem de topluma (alışagelen haliyle sanat tarihine)
anlatmanın zorluğunu da çekiyor. Bence performans,
yerleştirme, kavram dese kurtulacak. Ne ki başkalarının
resime değil ona ve yaşamı tehdit eden realitesine nasıl
bakacakları konusunda ipuçlarını sanat tarihinde değil
belki hayatı oluşturan fenomenlerin nöral aktivitelerde,
psiko, sosyo, ontologilerin bulanık biliminde ve
hafızanın/hafsalanın rastgele ilişkilerinde gizli. İzleyiciler
resime baktıklarını sanıyorlar; yargılar da burada
çatallaşıyor. Resim ve görseller sadece onun
harfler/kelimeler yerine kullandığı malzemesi, alışagelen
teorilerle zihinsel verilerinin pratiği, şahsişeşen hikayenin
akışı ve sonucu arasında tutarlı bir ilişki olmayabilir. Hiç
önemli değil; düşlerde de tutarlılık aranmaz. Bunlardan
önemli olan onun zihinsel faaliyetindeki yarattığı praksis.
Zihnin içinde 'ben' adında bir fail var mı; yoksa tüm
imgelerleri darmadağan eden isyankar bir ruhun
faaliyetleri, metafiziğin reel dünyaya tepkisi, hezeyanları
mı? Bu da önemli değil. Fiziğin mi, metafiziğin mi asıl
gerçek / daha gerçek olduğunu bilebiliyor muyuz? O,
rüyalarını geleneksel malzemeler kullanarak anlatıyor.
Bunu sergi salonuna yerleştirdiği eşyalarla, rüzgar yahut
seslerle, insanlarla da yapabilir. Ya da film yahut
romanlarla. Ancak izleyicinin dikkatli bir okur edasıyla
senaryoya yoğunlaşması gerekirken başka alışkanlıklar
alışkanlıkları olan zihni dağıtıyor. Böyle bir resimde eğer
aranan malzemedeki görseller, çizgideki ustalıksa o zaman
asıl 'gerçek' olan tortulaşmıştır. İzleyici denilen birey,
agresyonunu kendi hayallerine yönelterek adına Utku
Varlık sergisi denen bu gösteriye, bu rüya performansa, bu
keyif verici oyuna istediği anda iştirak edebilir. Konu uzun
; bir başka yazıda yine yazmak gerekir..

Çağa ait bir hastalık olan normallikten
mustarip olanların uluorta fikir beyan
etmesi zor. Onca çalışmayı görmezden
gelen kültür medyası, Utku Varlık'ın 50
yıldır Paris'te, sanatıyla hayatını
kazanan önemli bir temsilcimiz olduğunu
unutmakta ısrarlı.. O, gerçek anlamda
Türk resminin kara kutusu. Şartlı
reflekslere sahip malum gazete editörleri
cemaatçiliklerden ve mahcup
angajmanlardan vazgeçip bu yaşlı ustayı
eğer konuşturabilselerdi, kazanan Türk
sanat tarihi olacaktı.. 'Mazeretim var;
asabiyim asabi!' dediğinde kaybeden
önce gazetecilik ve meslek ahlakı oluyor..


http://utkuvarlik.blogspot.com.tr/2014/10/konusma_21.html

Türk resmi diye bir şey yoktur; çünkü
resmi başkalarından öğrendik. Ben
Flaman ustalara bakmışsam, bu, onların
içeriğinden çok tekniğiyle ilgilidir. Ayrıca
benim resmim bir amalgamdır; bir alışveriştir,
tek kaynağa değil, anlatıma, şiire ve de onun
mistisizmine dokunur diyor kendisiyle yapılan bir
röportajda.


21 Eki 2014

KONUŞMA



Utku Varlık -  Fragment'lar   peinture

Özlem İnay'la Cumhuriyet Gazetesinde yayınlanan konuşmamız, serginin açılımı yönünden daha değişik bir detayı, "düşün işlevinin" resme yansıması ve kurguyu dile getiriyor. Gazeteye ulaşamayanlar için tekrar gündeme getiriyorum.

Utku Varlık “Fragmanlar” Sergisi Bozlu Art Project Nişantaşı’nda
Bozlu Art Project, sezonunun ilk sergisini 30 Eylül’de Utku Varlık ile açıyor. “Eğer bir düş giderek resme dönüşüyorsa, resim de sonuçta düş’e dönüşür.” diyen Utku Varlık “Fragmanlar” isimli sergisinde atölyesinde yıllardır sakladığı dosyalardan, rulolara gizlenmiş, başlanmış ama bitmemiş binlerce detaydan yola çıkıyor. Sergi açılışı dolayısıyla, kırk yılı aşkın bir süredir çalışmalarını sürdürdüğü Paris’ten İstanbul’a gelen Utku Varlık ile sergisi üzerine konuştuk. 
Bu serginizle edebiyat ve sinemada çokça karşılaştığımız bir kelimeyi resim terminolojisinde kullandınız, serginiz ve bu resimlerinizden biraz bahsedebilir misiniz? 
Konu ve içerik de bir serginin oluşumunu yönlendirir ama isim koymak, bir sergiyi tasarlamak için bence gereklidir. Her sergi öncesi atölyeyi bir düzene sokmak, çalışmanın sağlığı açısından çok önemlidir. Bu kez uzun süredir el sürülmemiş, zamanla birikmiş; ‘unutulmuş denemez; çünkü bellek bu tür arşiv konusunda çok hinoğluhindir’, bilerek kenara konmuş bir sürü ufak boyutlu tuval bana beynin bir işlevini anımsattı. Düşün oluşumunda uyku fenomeni; beynin güncel bellek için yaptığı “arşiv” çalışması süresindedir. O gün yaşanmış tüm duygu fenomenlerini elden geçiren arşiv bürosu, olguyu üç bölümde sorgular: ertesi gün ve ötesi için kullanılacak ve de geçmişe dönük dosyasına konacak ivmeler ve duygu bölümü. Bu montajda duygu motifleri önemli bir rol oynar; çünkü hayale özgü tüm “emotion”nın analizi yapılıp, önemliler kullanılmak üzere dosyalandıkdan sonra, montajda gereksiz imajlar ve düşen ‘fragman’lar düşleri ve karabasanı oluşturan kısa metraj filmlerdir. Burada üçüncü boyut; uzak ve yakın, geçmiş ve gelecek ikileminde paradoksal bir oyun olarak bizi ‘virtuel’e saptırır; bu şekillenmede bir mantık yoktur. Aslında sanatın oluşumundaki en önemli ivme; ‘gerçek ve gerçeküstü’ de içerik olarak bir ivme yaratır kendi adına; buna “absürt” diyoruz, yani şaşırtma, korkutma olarak bir ‘leitmotiv’ oluşturur ve de içerikte önemli sapmaları içerir. Değişik dönemlerin bu küçük boyut çalışmalarının sergiye bir anlam katacağını düşünerek fragmanlar dedim.
“Ben hep ‘Resmi özlediğimiz’ yılları düşünürüm” diyorsunuz serginiz için hazırlanan belgeselde, bu sözlerinizle altını çizmek istediğiniz konu neydi? 
Resmi özlediğimiz yıllar; günümüzde yaşadığımız, “paranın” daha sanata dokunmadığı yıllara  örneğin bir Katar emirinin kızının fuarcılık yapmadığı, ‘Bezirganların’ resim tarihini yazmadığı yıllara bir göndermedir. Alıp okuyun bir ressamın yazışmalarını, örneğin Turan Erol’a mektuplar; tüm dostları, hocası Bedri Rahmi vs. Evet, resim satılmazdı, herkes bir yaşam kavgasındaydı, yaşamak güçtü ve insan yalnızdı ama hayali ve tutkusu resme özgüydü. Çok ilginç tüm bu yazışmalar içerik olarak bir sevgiyi özetliyor; resim ve resim yapmak, ne biçim bir tutku bu? Yaşamak bir başka türlü sıkıntıysa, bu sanatın oluşumunda değişik bir yansıma, yaratmaya özgü bir sinerji getirmiştir geçmişte. Sefalete bir övgü yapmıyorum. Bugüne özgü söylemek istediğim; yaşama boyutlarının yaratmayla ters orantılı olması ve de sanat adına performans yapan milyonerlerin çoğalması. Doların kısır döngüsünde “global” sanat şamatası sanatı sığlaştırmaktan öte,  yeni bir olgu, yeni bir dil getiremez; pırıltılı kaniş balon, neonla atılmış bir imza, üzerinde aşk yapılmış dağınık yatak, sanatın büyüsünü bir luna park içeriğine sokup, dalga geçmeyi kavramsal düzeyde kurumsallaşmıştır. Bundan para kazanan akıl hocaları, uluslararası bir manipülasyon sistemini o şekilde kilitlemişler ki; dini kalkan edinmiş politikada olduğu gibi onlara karşı oluş, kutsal bir kitabı dışlamak gibi olanaksızdır. Burada söz konusu plastik sanatlardır ve de geçen asırda yakalandığı modern virüsü nedeniyle hastadır. Soruyorum: neden bu ‘modern’ yazının, edebiyatın, müziğin, sinemanın kabuğunu delememiştir? Tartışılır! 
Fragmanlar isimli serginizde atölyenizden görüntülerin de olduğu bir belgesel var, günümüzde atölye bir ressam için ne ifade ediyor? 
Atölye benim için bir mekândan öte, düşlerimi gerçekleştirdiğim bir “cabinet de curiosité”, bir merak kabinesidir. O resmi özlediğimiz yıllar aynı zamanda resmi yapan malzemeyi de özlediğimiz yıllardı. Doğru dürüst renkli kalem bile bulunamadığı günlerde bir tüp yağlı boya, fırça, tuval, şasi, sanata özgü kitap, reprodüksiyon… Büyük lüks ! Belki bana özgü bu açlık ki ilk batıya gittiğimde, bir resim malzemesi satan butiğin vitrinine uzun süre baktığımı anımsıyorum. Daha sonra nereye gitsem oraya özgü; ilginç her malzeme, obje, kitap kendiliğinden birikti. Atölye o denli bir renk karnavalı ki, doğadan hızla yok olan pigment, doğal toz boyalara bakmak bile resmin gizemine bir yolculuktur, benim ‘narative’ dünyamdır.
 “Fragmanlar” isimli sergi 30 Eylül – 6 Kasım 2014 tarihleri arasında Bozlu Art Project Nişantaşı’nda izlenebilir.



20 Eki 2014

KONUŞMA



BOZLU ART PROJECT sergimin öncesi Hazal Gencay'ın sorularını yanıtladığımda, biliyordum ki basın için ya da tek bir dergiye yönetilmiş bu tür yazıların kaderi biraz risklidir. Yazılı basının sığlaşması ve de sanat dergilerini başka çıkarlara oynaması sonucu genellikle göz ardı edilir ki düşündüğüm gibi oldu; İstanbul Art News dergisi bilinmeyen bir nedenle Eylül ve Ekim sayısına koymadı. Sonuç olarak Radikal Gazetesi, Internet'e dönüştüğü için kendi Web sitesinde kısaltarak yayınladı. Sanatta sanatçı ne ise; eleştirmen, sanat tarihçi, düşünür, yazar da onun varoluşunun içeriğindedir.

Soru: Önce sizin oluşum yıllarınızı ele alalım. Hocalarınız Sabri Berkel, Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Adnan Çoker'den Akademi döneminde neler aldınız ya da almadığınız için kendinizi şanslı hissediyorsunuz?

1- Bu yılları değişik dönemlerde anlattım ve yargıladım; zaman aşınımı konuyu her kez başka bir
açıdan belki daha “radikal” konuma getiriyor. 60 yılları benim için siyah- beyaz, iyi bir filmin tadı
gibi ama bu geriye dönüşlere bugün geldiğimiz yerden bakıyoruz; başka bir çağa ve de iletişim
adına başka bir boyuta girdiğimizin farkında değiliz. Türkiye’nin politik kaderinin yönetiminde her
kuşak yaşadığı dönemlerin şartlarına algılanıyor. Geçici bir özgürlük esintilerinin dışında araçtan ve
gereçten yoksun ama sanat algısının ve ortamının bu en anlamlı dönemine her kez gereken
gönderiyi yapıyorum; Güzel Sanatlar Akademisi bizim bir “biospher”imizdi, 24 saat yaşadığımız.
Hiç bir “hiyerarşi” olmadığı için, hoca-öğrenci ilişkisi de o denli sahiciydi. Bugünkü gibi yatağını
değiştirmemiş sanat, resim ve heykelde odaklanıyordu; her zaman batıya bakan. İlk yıl “galeri”
dediğimiz desen atölyesinde Adnan Çoker’le çalıştık, Fransa’dan yeni gelmişti. Bagajında batıda
yaşamanın tüm avantajlarını getirmişti; resim, desen kadar sinema, müzik de konumuza giriyordu,
beni yönlendirmede çok katkısı oldu. Boya olarak spatülle sürülmüş, kalın bir dokuda “abstre”
resim yapıyordu, 1961 de ilk sergisini anımsıyorum. Çok ilginç; iyi bir desen hocasıydı ama bugüne
kadar hiç bir desenini görmedim. İkinci yıl seçtiğim “pentür” atölyesi Bedri Rahmi Eyüboğlu,
hocanın bursla, bir yıl için Amerika’ya gidişi sonucu atölye Neşet Günal’a verildi. Kendi resminin
içeriğinde desenin boyanmış hali, gerçekci bir resmin öğretisini aldık ondan. Bedri Rahmi
döndüğünde değişmişti, tüm kendi varoluşunun dışında Amerikan resminin “damıtımından”
geçmişti, Rothko’nun resmine vurulmuş, resim öğretisi de giderek iki rengin albenisine
indirgenmişti. Daha önce de dediğim gibi resim bir öğreti olamaz, resim bir tutkunun etki adına bir
yönlendirmeyle oluşur. Atölyede sizden yıl olarak daha olgun başka bir öğrenciye bakmak, öğreti
adına hocanın eleştirisinden daha etkindir. Resim adına “ruh çözümleme” daha sonra gelir örneğin
atölyede her konu, örneğin şiir konuşulduğunda; şiire yönlendirme, resmin önemli bir fenomeninin
oluşumuna yönlendirir. İşte bu nedenle ben Bedri Rahmi’den resimden daha çok ressamlığı
öğrendim. Sabri Berkel kendi doğrultusunda dışa kapalı, titiz ve düzenli, özgün baskı atölyesinde
olması gereken ortamı gerçekleştirmiş ilginç bir hocaydı. Paris’de konu olarak “litographi”yi
seçtiğimde, beni öğretim üyesi olarak atölyesine beklediğini yazdı, ben gelmeden emekli
olmayacaktı. Ülkenin tekrar içine düştüğü politik sarsıntı sonucu, dönmiyeceğimi yazdığımda, bana
verdiği yanıtı hiç unutmam; “ ben de senin yerinde olsaydım, dönmezdim”. Bizi alıp götüren bir
yazgıya inanmaktan başka ne yapabiliriz? Sonuç olarak bir yaşantıyı sorgulamak çok gü.; kendi
kendimi geçtim demek, sınırsız bir deneysellik sonucu tüm mekanlarda, merakın bizi yönlendirdiği
sularda yüzmek; ama nereye kadar?

Soru: Kendinizi o kuşaktan farklı olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

2- Dedim ya; herkesin yaşantısı ve çizgisi çok değişik. Benim yaşantımı yönlendiren “çeşitlilik”,
kendi seçimimin bir sonucudur, aynı yıllarda aynı mekanlarda olmak bir ekol oluşturmak değildir.
Beni alıp götüren, yönlendiren, merak alanlarımı kimseyle paylaşmam.

Soru: Peki Mehmet Güleryüz, Komet, Burhan Uygur, Alaeddin Aksoy gibi isimlerin yer aldığı kendi kuşağınız içinde yerinizi nasıl ayrıştıyorsunuz?

3- Evet 60 yılları bir “repair” noktası oluşturuyor ve de bu saydığınız isimlerle de Akademi ve
sonrası, çok uzun yıllar birlikte olduk. Zaman süreci kendi envanterini yaptığında ne yazık bir yerde
kendinizi yalnız buluyorsunuz. İnsan ilişkilerinden söz ediyorum, eğer dostluklar sığlaşmış sa,
düşte olduğu gibi kişiler gidiyor geriye kalan peysaj da net değil. Bellekde de sığlaşan başka bir
fenomen; güzel şeyleri anımsamak, evet o da başını aldı gitti, anımsamak için de hiç bir gerek yok.
resmin bir “matah” olmadığı dönemlerde ressam dostlukları da bir başka türlüydü; herkes birbirini
kollar, paylaşır, yüreklendirir yani aynı sokaktaydık iyi-kötü! Kişiliklerin su yüzeyine çıkışı, 80 yıllara
doğru ekonominin açılımı, geleriler ve de bitmez tükenmez sergilerle paranın yüzü gözüktü;
koleksiyonerler, müzeler oluştuğunda, yavaş yavaş asıl kişilikler de ortamlarını buldular, maskeler
takmaya, kendilerinde bir “deha”yı keşfetmenin çoşkusuyla usta ressam kimliğini benimsediler. İşte
bu dönüşüm de başka bir düzenin eksenine girenlerin tiyatrosun oldu; söz ettiğim bu kuşak.
Beklemediği suni bir zenginliğin dışa vuruşu; bazıları, “bi-polair” olanlar örneğin, sanki geçmişlerini
arındırmak isteğiyle, başkalarına anılarını “dikte” ettirerek kitaplar yayınladılar, eski dostlukları tersyüz
etmek, alabildiğine eleştirmek adına. Ne bileyim 50 yıl jübilesi yapanlar, 4x4 arabalarla
dolaşanlar, akıl verenler, mezatların baş rol oyuncuları, asistanlarıyla resim yapanlar vs.
Faulkner’in dediği gibi “ iyilik buraları çoktan terketti “.

Soru: Çok uzun zamandır Paris'desiniz. Uzaklardan Türki'yeye baktığınızda 40 yı ya da 20 yıl öncesiyle bugünün sanat piyasasını/ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz?

4- Türkiye bir ülke olarak hiç bir ülkeye benzemez. Bilmiyorum nasıl olur da sürekli bir “paradox”u
yaşar, sürekli bir dört mevsim gibi değişkendir, ekonomik olarak dibe vurduğu yılları; açıkca
unuttuk, ya da geçen gün “alış-veriş” merkezlerine en lüks arabalarıyla gelenler. Dedim ya sanat bir
“matah”, parasal çekim yörüngesinin albenisi, kolleksiyon ve müzeciliğe kaymış durumda, ve de hiç
bir yerde görülemiyecek bir “abartma” yaşanıyor. Oysa sanat bir “gece müziği” duyarlığında nasıl
“metah” olur? Nasıl yargılıyoruz? Neyi daha doğrusu! Uzun yıllardır yaşadığım Paris’de elbette
sanat satılık, örneğin dün aldığım “La Gazette Drouot” da derginin hemen hemen tümü antika
müzayede, resme gelince de çağdaş çok az. Bizde başka bir şenlik; her ay on müzayede ve de
aynı elli ressam, bu bir intihardır, sanatın gizemini ve amacını saptırmak . Ben resim satılmayan
günlerdeki o eski saflığımızı özlüyorum, yalnız resmi düşünen, özgün ve tekil ve bir düş bozgunu
olarak.

Soru: Küresel ölçekte sanat piyasasının gidişatını nasıl buluyorsunuz?

5- Bu konuya Blog yazılarımda sürekli değiniyorum, çünkü “absürt” , anlamsız, artık paranın gövde
gösterisi ama en doğrusu bir “manupulation”. Şunu söylemiştim “contemporary”nin büyük bir sirk
olduğunu; örneğin Charles Saatchi kurguluyor ve de kendi sanatçısı Tracey Emin’nin yatağını
milyarder François Pinot’ya milyon dolara satıyor, o da Venedik’deki Fondation’nunda sergiliyor.
Bunu duyan gören ve de paralarını ne yapacağını şaşıran (inanılmaz derece çok) bir takım ülkeler,
müzeler, kolleksiyonerler her yerde bu hanımın üzerinde seks yaptığı tüm eşyayı almak için sıraya
giriyorlar. Geçenlerde ölen Fransız film yönetmeni ve prodüktürü Claude Berri, son yıllarında
çağdaş sanata soyunmuş ve de kolleksiyoner ve galerist olarak epey ün yapmıştı. Kitabı
“Autoportrait” de Ad Reinhard’ın tüm beyaz bir tablosunu almak için neler yaptığını; dostu ünlü
galerist Leo Castelli’nin yönlendirmesiyle, zorla bulunan tuvalin öyküsü yazılmaya değer, ödediği
para 90 lı yıllar 300 bi dolar, beyaz monochorome. Ressamın eşi Rita daha önce Rothko ile
evliymiş; bu da çok ilginç. Hiç bir ön yargı olmadan söyliyeyim; yıllar önce Bilbao- Gugenhaim’da
Rainhard’ın 15 monochrom siyah tablosunu gçrmüştüm, içimden sanatçıyı kutlamıştım sonunda;
bunu bize yedirdiği için ve de beni Bilbao’ya kadar kadar götürdüğü için. Dıştan görülemiyecek
kadar kompleks, çok önemli bir sorun da “çağdaş sanat” adına olan “objet” birikimi; açıklıyayım:
Fransa çağdaş sanatcılarını korumak için her yıl belli bir sayıda sanat eseri satın alır, bu
komisyonlar günün önemli sanatcılarının eserlerini daha sonra Fransa’nın önemli çağdaş sanat
müzelerinde sergilemek ve de onları müzenin kolleksiyonuna koymak adına. Geçenlerde
okuduğum bir haberde, Depolarda yıllardır biriken binlerce objet, video, gereksiz malzeme, tuval
giderek çürümeye ve de yok olmaya başlamış. Sorun her şey için geçerli, sanat amacını yitirip,
yatağını değiştirip, efemer bir tüketim olduğu sürece bu “accumulation” bir lüzumsuzluk olacaktır.

Soru:Sizin resminizi nerede görsek tanırız, özgünlüğünüz tartışılmaz. Özgün bir sanatçı olmak kendine kurallar koymağı gerektirir mi?

6-Sanatta özgünlük elbette bireyseldir, değişik olmak için aramak, kimsenin yapmadığını yapmak
gibi başlangıçlar olamaz, dışa yansıtılan kendiliğinden bir sürecin dışa vuruşudur. Bir ivme
sergilerken, size özgü bir dilin özgünlüğü, anlatıma ve tekniğe bağlanır, çünkü teknik bir dildir.
Sanat “anakronolojik” bir yolculuktur ve bu uzun yolculukta ister istemez, standart kurmacalar,
tekrarlar, sapmalar olabilir.

Soru: Sanatta kural var mıdır? Varsa nelerdir ve kuralları kim koyar?

7- Bir dışavuruş nasıl kural olabilir; bana göre ama, alınıp satılıp yargılanıyorsa o zaman bir
kuraldır ve de onu değerlendirip satacak önemli bir sınıf vardır. Bir zamanlar sanat ve sanatçı bir
ayrıcalıktı, yaratıcı boyutu koruyabilmesi onun varoluşunu değerlendirirdi ama unutmayalım bu
tinsel atmosfer “insana dair” di, ona yaklaşım da bir moral’e özgüydü. Öteki sanatlarda kural;
örneğin sinema ise, görsel, kamera, oyun, senaryo ve anlatım ve de süre. Roman; yazı dil, şiir
giderek sözcüklerin okyanusunda amaç şaşırtmak işte yaratı bu, belleğe odaklanmak, çünkü amaç
anlatım, burada “défoulment” yok, sanal bellek sizi bir başka boyuta sokuyor, sanatın gerektirdiği.
Plastik sanatlara gelince bir “orta oyunuyla” karşılaşıyoruz. Başlangıçta can sıkıntısıyla yapılan,
dalga geçilen üst yüzeye çıkıp, “conceptuel” olarak kendine önemli bir yer açtı. Amaçın ne
olduğunu daha çözmüş değiliz, “modernlik fenomeni”nin, tüm kapıları açtığı sürece. Her şey sanat
olabilir, herkes de sanatçı, sanat okulları çoğaldı ama desen, boya tekniği öğretilmiyor, biennalerin
öncülüğünde sizi yönlendirmek ayrıca “post-modern” imgelilik gibi tavırlar tekniği de önemsemiyor.
Dünya sanat pazarları, sanatı kurallaştıran, yöneten, kabul ettiren; bir Picasso 350 milyon dolara
ulaşmış sa; düşünün bir Vermeer’in ederi ne olabilir. Jeff koons’un pırıldayan Caniche balonu ( 47
milyon dolar) bir pentürle aynı müzeye girmiş se demek ki kurallarda tarihe karıştı.

Soru: İdealleriniz için Paris'e yerleştiniz ama Paris'ın yıldızı zaman içinde söndü. Hiç başka bir metropole örneğin NYC ya da Londra'ya yerleşseydim acaba daha farklı olurdu diye düşündüğünüz oldu mu?

8- Garip bir şekilde “kader”e ve de “télépathie” inanırım, insanı görüren bir güç, bir “synergie” var;
beni buraya getiren varoluşumdaki tutku ve merak hiç değişmedi, Paris geldiğim yıllardaki kadar
gizemsi, ilgi alanlarımın bir labirenti gibi; meçhul. Dünya hızla değişiyor, insan geçirdiği tüm
savaşları, yıkıntıları hızla unuttu. Kaderden söz ettim ya sanki Türkiye’nin kaderi; özlediğimiz “yaz
denizi” hiç bir zaman gelmeyecek. Fransa’ya gelince; aynı senaryoyu yaşıyoruz, politikanın
sığlaştırdığı ya da zamanın tükettiği kültür, başını alıp gitmiş se, sonuna dek bir kültür emparyalizmi
olamaz, el değiştirir; Araplara bile contemporary’yi yedirir; bu ekonominin gücüyle orantılıdır. O
sevdiğimiz İtalya nerelerde? Sinemasıyla birlikte edebiyatı da tarihe karıştı. Hiç bir zaman “günün
moda akımlarına” bulaşmadığım için “bir başka yerde olmak” gibi beni dümen sularında götürecek
durum söz konusu değil. Bugün her yerdeyiz ve de hiç bir yerde. Borges’in dediği gibi “zamanın ne
içindeyim ne dışında”.

Soru: Fragment'ler isimli son solo serginizi de dahil ederek bugünün sanatının problemlerini nasıl tanımlıyorsunuz?

9- Bu sergiye “fragment’lar olarak elimde birikmiş, unutulmuş, kalmış işlerimi de koymam bir
raslantı ve de katiyen sanat manifestosu söz konusu değil. Sanatın sorunları da her zamanki gibi
yaptığın işle yaşamak, sanatını ve yaşamını sürdürecek bir atölye-mekan ve de “hayal perdelerini”
açacak bir el ve yürek.

Soru:Türk sanat piyasasından uzunca bir süre uzak durdunuz. Bu kasıtlı bir uzak duruşmuydu?

10- Bu uzak ve yakınlık elinizde olan bir olanak değil, ne yaparsanız yapınız bir zamanlar
yaptığınız bir iş, bir yerlerde , bir müzayede de çıkacaktır, geçenlerde Skylife dergisinde yayınlanan
bir ropörtaj’a verdiğim yanıt “ param olsa tüm resimlerimi satın alıp bir meydanda yakarım ve de
küllerimden yeniden doğarım”.

Soru:Bu uzun aradan sonra Türkiye'de sergi açmanızzı tetikliyecek olumlu düşünceler nelerdi sizin için?

11- Geçen yıl uzun bir süredir dönmediğim Ankara’da bir sergim oldu. Bu kez İstanbul ve de bu
galeriyi yöneten yakın dostlarım, ama tetiklenecek hiç bir hedef yok, varolmak amaç, süreklilik, bir
şey söylemek
Ne makine şu insan be,
içine ekmek, şarap, balık,
turp koyuyorsun.
İç çekmeleri, gülüşler
ve düşler çıkıyor.
Kazancakis

Soru: Fragment'lar başlıklı serginizde sizin hakkınızda bizi şaşırtacak neler göreceğiz?

12- Bir sergi yapmak benim için her zaman bir sorun olmuştur; çalışmak için kurguladığım proje,
serginin içeriği; sergi tarihinin yaklaştığı günlerde netleşmeye başlar, oysa bir sergi tekdüze resim
asmak değildir duvara; arka planda davetiye konacak resimden tutun da katalog için fotoğrafların
çekilmesi, resimlerin künyesi, basına konuşmak vs. Bu kez de aynı sorunu yaşıyorum ama başında
her sergi öncesinde olduğu gibi atölyeyi toplarken g.züme ilişen; yılları biriktirdiği bir sürü yarım
kalmış, bitmiş ama boyutu nadeniyle bir kenara konmuş, başlanmış ve terk edilmiş bir tuvalden
kesinti, eskiz ve de daha çok kendim için yaptığin küçük boyut tuvaller. İçlerinde en ilginç olanlar
Re Adası sergisi için yaptığım peyzajlar ki bu sergi 2004 de İstanbul ve Fransa’da sergilendi.
Sergiden sonra elimde kalan çok az tuvali saklamıştım ama sergilemediğim küçük boyutlar da
“fragment’lar olarak bu sergiye giriyor. Serginin büyük boyutları; geçen yıl Ankara’da yaptığım,
“Akşam ve Gece” sergisinden bir seri tuval, bazılarını yeniden ele aldım ( bence resim hiç bir
zaman bitmez). Fragment’lara daha büyük pentürler katılıyor ve de siyah-beyaz desenler de sergiyi
daha ilginç kılmak görevini üstlenmişler. Bu sergi biraz da “aynanın içinden ressam ve atölyesi “
olarak tanımlanabilir.

Soru:Gerçek dünyanın sıkıcı detaylarından bu düş dünyanıza dalmayı nasıl başarıyorsunuz, yöntemleriniz nelerdir?

13- Benim varoluşumu özetlemiştim; ilgi alanları ve merak. Bilgisayar çıkalı insanları şaşırtmak çok
güç, imge başını aldı gidiyor, absürt olağan, irreel, sürreel, elinizin altında, ama okumuyor insan,
zaman ters düşmeye başladı, kitaplar birikiyor, bir bilgi okyanusunda boğulmak üzereyim. Tam her
şey bitti derken; bir film, bir kitapcık, unuttuğunuz bir müzik, bellekteki bir şiir, doğa ve bir akşam
ışığı size dokunduğunda yeni bir şey doğuyor. Bunların algılamanın yöntemi yok, kendiliğinden,
akan bir su.

Soru: Resimlerinizde sürekli ele aldığınız belli temaların bilinçaltınızdaki kökenleri nerelere dayanıyor?

14- Bilinçaltımda hiç bir mekan boş değildir, antik kentlerde olduğu gibi; hep bir kadın geçer
dekordan, eski fotoğraf albümlerindeki sepia,güzel kadınlardan biri. O fotoğraflarda öyle garip bir
vizyon, bir netlik vardır ki o kareden geçip içsel bir yolculuk yaparsınız. Sahiden hepsi yaşadı mı?

Nerede o insanlar? Nedir bu evren, sonsuzluk? Beynimizin bize oynadığı bir “sanrı” olmasın!










19 Eki 2014

BİR SERGİDEN TABLOLAR

Utku Varlık  Fragment'lar  peinture 1994


Bozlu Art Concept'deki sergim, atölyemin kısır döngüsünde, kendime şüpheler yaratarak, zamanla hesaplaşarak, "dışa göstermek ne kadar gerekli" soruları ve de peinture'ün gidişatı adına endişelerimin sonucu, düşünmediğim bir positive
yarattı, bu da sabahı beklemek gibi bir duygu, bilmem anlatabiliyor muyum?

Dostum Emin Çetin'nin mesajını paylaşıyorum:

Utku Hoca; bugün sergini gezdim.
Bizler maddenin ne olduğunu bildiğimizi sanırız. Ancak
onun, gizemini çözmekten aciz olduğumuzu ve onların
metafizik bir dünyanın havai fişekleri, beyin denilen
organdaki yer işaretleri, nirengi çubukları olduğunu
görmezden geliriz. Kozmosun maddesizlikten maddeye
dönüşmesi ; metafizikten fiziğe geçişteki sınırların belirgin
olmaması yeterince gizem barındırır. Senin resimlerine
bakınca rüyaların bir dükkanı olabileceğini düşündüm. Sen
kesip kırkarak fizik alemden metafizik tahüyyüle iade
ederek onları arşivliyorsun. Nereden temin ettiğin, nasıl
yaptığından önemlisi senin düşlerini bize gösterebiliyor
olman becerindir. O rüyalar bir koleksiyonerin heyecanıyla
zihin ambarında istiflenmiş. Kişiselleştirdiğin görselleriyle
simülasyonun, sanatın tüm göstergelerine sahip olduğu
halde, sanata değil senin realitene, metafizik gerçeğin
'şimdiki' zamanına dair eterik hikayeler anlatıyor. Bu epik
anlatının bütünüyle şahsi mi şahsi -sana ait- suptil bir oyun
olduğunu görüyoruz. Bana sorarsan sen, aslında resim
değil, onun tüm materyal ve araçlarını kullanarak bir başka
boyutta kavramsal sanat yapıyorsun. Bunu hem kendine
hem de topluma (alışagelen haliyle sanat tarihine)
anlatmanın zorluğunu da çekiyorsun bence.. Bence
'kavramsal' desen, bazı eşyaları tuvalden yere sarkıtsan
kurtulacaksın..

Sevgiler/kutlarım

10 Eki 2014

MOR ÖTESİ DOSTLUKLAR

Utku Varlık  Fragment'lar  tuval 1994
Bu ay Bozlu Art Project' de açtığım sergi öncesi, katalog ve basına ulaşacak sergi içeriğiyle ilgili konuşmamızda Özlem İnay, anlatımdaki bir cümlenin altını çizdi; bu söz yaşantımdaki geri dönüşlerdeki bir hayal için söylediğim: " resmi özlediğimiz yıllar " olarak, 60 lı yıllara bir göndermeydi; dostluklarımız da o kadar özgündü o yıllar; parasızdık ama umut doluyduk, yalnızdık ama birbirimizi kollardık, Güzel sanatlar Akademisi ve hocalarımız da bir güvenceydi; yani " bir genç ressam olarak sanatçının portresi", odak noktamız sanattı, söylemek istediğim. Bu kez  geldiğimde hep arayıp, hiç bir kitapcıda bulamadığım: Ressam Turhan Erol'un bir dönem yazışmalarında, çok yakın dostlarından aldığı yanıtları içeren " Gözlerinden Öperim " kitabını da Özlem bana hediye etti. Kitabı hızla okudum ve de telepathi'ye inancım daha da güçlendi. Örneğin kitapta tüm mektuplar ; açıkca " resmi özlediğimiz yılların" yaşadığımız gerçeklerin ve o ortamın belgesel, gerçekci, yaşanmış kısa öyküleri olarak söylediklerimi kanıtlıyordu. Akademi'nin 1951 kuşağı, daha çok Bedri Rahmi atölyesinin genç ressamları olarak hocalarına bağlılıkları; okul sonrası sürdürdükleri dayanışma çok ilginçtir, oysa biz 15 yıl sonra aynı atölyeden bu denli arkadaş bağıntılarıyla çıkmamıştık. Bu mektuplardan öğrendiğimiz; 50 li yıllardaki yaşama sıkıntılarının, okul sonrası yalnızlığın gerçekten acımasız olduğu kadar, Adalet Cimcoz'un Maya Galerisi, Amerikan Haberler Merkezi, Devlet Resim Heykel Sergileri de dışa açılımda yetersizliği, resim malzemesinin yokluğu, kitabın lüks ve bulunmaz, yaşanabilecek çıplak bir odanın da harp sonrası İstanbul' da bir hayal olduğunu bu mektuplardan öğreniyoruz. 10-1-1953 de Bilge Karasu'nun mektubu:
    "..Kitabını aldım, mektupla birlikte gönderiyorum. Füzen almak için dün, -ressamlara ait malzeme satan- bir Fruhterman'a gittim, yokmuş. Şimdi Babiali'ye çıkıp arıyacağım. Mektubu da yollamış olacağım için füzen bir gün gecikirse meraklanma."
O yıllar herkesin hayali Paris olsa da Bedri Rahmi Eyüboğlu Paris'den yazıyor;

" Paris'teki arkadaşların durumu bu sefer beni daha çok şaşırttı. Bizim atölyeden gidenlerin içinde resme çalışan yok.. Cafer'le Vivet'in hali perişandı, 59-60 yıllarında değil resim yapmak, sergilere gidemiyorlardı. Eee..Paris bunun neresinde?" 
Orhan Peker'in mektupları, kendi kişiliğinin ta kendisi;

"..Çok ihtiraslı bir kız Nevin. Sergi açıyorum. Bir gel önceden gör dedi. Gittim seke seke. Çoğu eski püskü resimler. Konkur resmini de almış mektepten.Yalnız bir peyzajı vardı güzeldi, renksiz, gri ve şiirli bir resim. İyi, hoş dedim, başarılar dilerim. Tam o sırada Nuri (İyem) geldi içeri. Nevin'i görsen. "Hoca, aman hoca, ne buyrulur hoca..." Şaşakaldım. Kim hoca, yahu Nuri'nin neresi hoca... Benim bildiğim Nuri'nin son ismi Nuri usta! Belli etmiyeyim dedim, olmadı. O ve çömezleri çıkınca dedim ki: Nuri'yi neye böyle çağırırsın? Senin hocan değil ki? Ne mıymıntı insanlar var, diyeceğim kötümserlik olacak. Kız açıkladı: " çok insan adam, pazarları kafileyle geziler yapıyoruz. Oğlanlar, aralarına beni de alıyorlar. Bana değer veriyorlar. Beni tanıyorlar."
Bu cuma Maya'da Adnan Çoker'in sergisi açılıyor. Günler önce kapını duvarına reklam asmıştı. Non objektif tablolar gösterecekmiş İstanbul halkına. Üzerinde pelerin gibi pileli pileli bir prezervativ trançkot geçirmiş.Ortalıkta dolaşıyor herif. Tam non objektif kendisi de. 

22- kasım- 1955

.." Piyasada boya kıtlığı var. Zaman zaman böyle olur bilirsin. Gerçi ben son zamanlarda fazla çeşitli renk aramadım, ancak siyah-beyaz, diğer seçme renklerden bulunmuyormuş. Yarın Eminönü'ne, Babiali'ye gideceğim. İstediğin çeşitlerden temin edebildiğimi gönderirim. Boya yoksa yeni kitaplardan alacağım." 
1-Nisan -1956

..Gerçi içinde bulunduğumuz genel sıkıntı yalnız sanatçılar için değil. Toplum öyle. düzensizlikler yaşamamıza etki ediyor.Sen buna bir de içgüdülerimizi ekledin mi...Ne olur bunun sonu? Bir avuç sanatçı bibirlerini yer elbet. İki kişinin gerçekten seviştiği zor görülür elbette. Dedikodu diyemezler. Duymayan kalmadı. Bir ay önceydi galiba. Oktay Rıfat, Melih Cevdet Anday bir perşembe gecesi Bedri'yi ( Bedri Rahmi Eyüboğlu ) bir temiz dövmüşler. Resimleri, tabakları ve galiba, Bedros'un kaburgalarından birini kırmışlar. Tam rezalet!...Ben orada değildim. Dişimi sıktım, sormadım kimseye, uzak kalmaya çalıştım. Kendisi anlatıncaya kadar da böyle bir şeyden habersiz göründüm. Şimdi onu dinledikten sonra anlıyorum ki şaşacak bir şey yok ortada. Elbette boğuşacaklar, elbette en kepaze küfürleri edecekler. İki hafta sonra da Melih Cevdet diğer bir toplantıda Ataç'ı dövüyor. İhtiyar adam, canını zor kurtarmış.
Bu konuda benim de ilginç bir anım var ; 70 yıllarının sonunda Melih Cevdet Anday Paris'e öğrenci müfettişliğine kültür danışmanı olarak atanmıştı, bu belki büyük şaire son yıllarında hükümet tarafından yapılmış bir gönderiydi. 1979 da Rue Mazarine'de Galerie Monade'da yaptığım sergi süresince, yandaki café'de buluşup şiir konuşurduk, bunu Cumhuriyet gazetesinde yazmıştı. Bir gün kavgacılığını sorduğumda; "..eğer sözcükler işlevini yapamıyorlarsa, işte o zaman döveceksin, göreceksin ki konu anlaşılmıştır!"

Mustafa Esirkuş'un 31 mart 1973 tarihli mektubu Neşet Günal adına beni şaşırttı, Bedri Rahmi'nin Amerika' da olduğu dönemde 1961, bir yıl bizim atölye hocamız olmuştu. Benim belleğimde en dingin, eleştiri yaparken terliyen, kendi halinde bir kişilik, nasıl böyle bir değişkenliği içerir?

Merhaba Turancığım,
Bizler namusuz muşuz! Öyle diyor Prof. Neşet. (Neşet Günal) Sen, ben, o, Peker hep namusuz adamlarmışşız. Nedim Günsür'a gelince, o namuslu olduğu için çekip aramızdan almış!
Tartışma Adnan Çoker'in sergisinde başladı. Çiçek pasajında bir meyhanede son buldu. Daha doğrusu bir tartışma değil, belirsiz anlamsız bir çekişme idi. Çekişmeye yön veremedim . Çünkü adam zil zurna sarhoştu. Ya da sarhoşluğunu bahane ederek art düşüncesini kustu. Bana kalırsa Bedri hocanın talebelerinden oluşmuş bir bütün var. Az ya da çok bir bütün. Bütünü parçalamak ve bizleri birbirimize düşürmek. Kuşkusuz başka nedenler de var. Fakat beni asıl şaşırtan Nedim'in bu olay karşısında nötr kalışı oldu. Öyle ki Prof. Neşet'in koltuğunun altına sıkışmış bir hali vardı. Nitekim "sana yuh olsun" dedim. Şu hayvan adama karşı  bizim namussuz olmadığımızı savunamadın!" dedim. Sonra döndüm berikine "Sen tam bir yobaz ve boktan bir herifsin dedim" Masada A. Çoker ve karısı da vardı. Hayvanın ne istediği belli değil. Gah A. Çoker'e çatıyor, gah dönüyor bana çatıyor. " Ulan oğlum, sen istiyorsun? Önce bunu bilelim dedim. "Sen niçin yazı yazıyorsun? Adnan için de yazacak mısın?" demesin mi! Sonra Çoker'e dönüyor, " nedir o yaptıkların? Sergideki işlerinde ne anlatmak istiyorsun? " diyor.
17-10-1962 de Kuzgun Acar, daha önce Blog'da yazdığım "Çağdaş Türk Resim Heykel sergisi" nin Avrupa'ya çıkışıyla ilgili; Paris'de Müsteşar Celal Çalışlar'ının (eski büyük elçi) evinde, bu sergiye katılacak ressamların kendi aralarında konuşup, anlaşarak seçimini içeren gecede çıkan kavgaya değiniyor:

Buradaki ressam Türkler, önümüzdeki ay kesinleşecek olan Türk ressamlarını Batıya tanıtma sergisine, marazi bir titizlik gösteriyor. Resim Paris'de yapılır,Türki'yede yapılmaz saçmalığına düşenlere ( ki Çingene Hakkı -Hakkı Anlı- , Mübin -Mübin Orhon- ikilisi )
26-10-1962
On gün kadar önce Paris Elçiliği Müsteşarı Celal Çalışlar'ın evinde bir toplantı yapıldı, davet üzerine.
Abidin, Selim, Avni, Mübin, Hakkı Anlı dahil 20 küsür ressam ( not: Fikret Mualla'yı unutmuş ), Başkonsolos Talat bey ve ev sahibi Celal bey ne kadar efendi idiyse, bizim güruhun büyük bir kısmı o derece rezaletti, Toplantının sonu "Bunnel'in (Bunuel olacak) Viridiana (Vridiana) sındaki ziyafet sahnesinin aynıydı, espri ve olaylar zinciri olarak, Hasan Kaptan, Bayram, Aloş, Avni, Ferit (Edgü)
şimdi hatırlamadığım iki kişi daha zor durdurabildik.... Gece, dövüşler, hizmetciye saldırmalarla sona erdi.
Bu konuda daha detaylı bir yazıyı Blog'umda üç makale olarak 19/22/27-6-2013 tarihlerinde yayınladım. Sevgil Kuzgun'nun "hizmetçi" olarak anlattığı, Celal Çalışlar'ın diplomat olarak yabancı bir kadınla evlenememesi nedeniyle beraber yaşadığı İspanyol bir hanıma mutfakta yapılan tecavüzdür, o gece bu kavgayı ayıranlar olarak verdiği isimlerden biridir ve de hala yaşıyor! Ölümünden kısa bir süre önce Erdal Alantar'la yaptığım uzun konuşma sonucu, gerçek, yaşanmıştır.
Ne yaparsak yapalım dostlukların sahici olması çok güç; galiba "ötekine saygı" sınırları iyi çizilmiyor. Bu kez açıkca sergim nedeniyle eskiye dönük beraberliklerimizin kırılganlığı üstüne yanıtlar verdim, resimde neyi paylaştığımızı da bir türlü anlıyamadığım için olacak. Öbür yandan, gözümü kapayınca bazı güzel insanlar geliyor aklıma ve de özlüyorum onları.
.