24 Tem 2016

OXYMORE/ ZIGGURAD


Babil kulesi


Roby Zober sonuçta kendinle hesaplaştı;  -bellekle huzura varmak, yaşanmış güzel şeyleri tekrar çizmek kafasında, bu her zaman başvurulacak bir çıkış yolu değildir, yoksa "angut" olur insan; sen hep geçmişle yaşıyorsun, eğer yaşadığın şu an'ı değerlendiremiyorsan, niye bu yola çıktın?
- Ama bir otoyol var; duyusal bir ilintinin sizi, belleğin en ıssız kıyılarına götürüp getiren diye yanıtladım.
Roby -Tekrar söylüyorum; gerçek neredeyse sen de orada olacaksın., istesen istemesen!-

Evet ama bu dağ başında iki saattir bir araba bekliyorum, beklemek hangi boyutta olursa olsun, tinsel  çağrışımlar yaratır! Hep gözüm arkada; Akademi'deki doslarımı düşünüyorum; - ..şu saat.. şimdi Şükrü'de demleniyorlardır, Kürt Neco para bekliyordu, sonra Balık Pazarına çıkarlar akşam'a doğru, kızlarla...!
Beni Belgrad'dan kamyonuna alan proloter şöför, ne bileyim 50 km. sonra  motor garip sesler çıkarınca, kamyonu kenara çekti ve bana yürüyerek devam edersem başka bir yola yani Çekoslavakya doğrulsusunda  bir olanak bulabileceğimi tarzanca anlattı ben de iki saat yürüdüm. Anlaşıldığı gibi yıl 1965, ben de Tito Yogoslavya'sındayım.Temmuz ayındayız, gök beni anılarıma götürecek kadar öyle bir mavi, çocukluğum doğasına yakın, kavak ve söğüt ağaçları asfalt yolun tek dekoru, gerisi bir kır, boşluk! Belki ana yolda değilim ama yarım saattir hiç bir araç geçmedi. Biraz dinlenmek için bir biraz ötedeki söğüt ağaçlarının olduğu yere yürüdüm; genellikle bir dere, kaynak, su vardır, söğütü simgeler bu. Ne garip; bir esinti, size gelip dokunan hafif bir serinlik, yolun kenarındaki yaban çiçekleri bana yorgunluğumu unutturdu birden, açlığımı da. Söğüt ağaçlarının dibinde bir su akıyordu, yürüdüm kaynağını buldum: terkedilmiş bir çeşme, kırık künt'den akan su, berrak ve soğuktu. Bir mucize, nasıl olur dağ başında bunu yakalamak; sevindim birden. Su iyi geldi, açlığımı bastırdı, serinletti, aklım başına geldi. Söğüt; bir yaşama sevinci vardır bu ağaçta, sarkan dallarının huzurlu gölgesinde uykuya yattım.
Panayırın yapıldığı büyük "çayır"ın tüm çevresini sınırlayan söğüt ağaçlarının dibinde oynardık, bizim mahalle değildi, "Karaçayır" mahallesiydi; oraya gitmemizin asıl nedeni Çetin'nin söğüt ağacı dallarından kolayca soyduğu kabuklarından yaptığı kaval, flüt, borazan gibi ötülecek erken müzik oyuncaklarıydı. Çetin, büyük bıçağıyla doğada bulduğu her şeyi değerlendirirdi ve sonunda marangoz oldu.
Her eylül ayında onbeş gün süren  geleneksel Bolu Panayırı burada yapılırdı. Çadırlar kurulur, direkler dikilir, ışıklandırılıp, o yıllara özgü büyük gürültü çıkaran hopörler takılır, küçük bir kent görünümü aldığında beklenirdi tüm atraksiyon; çadır tiyatrosu, dansözler, şarkıcılar, canbaz, korku tüneli, Deniz kızı Halise, Sihirbaz Zati Kuntur vs. Panayırın en beklenen, gözde ziyaretcisi "Şen İstanbul Tiyatrosu'ydu; Beyoğlu barlarından toplanmış yorgun konsimatrisler olduğundan haberimiz yoktu o zaman. Herkes onbeş gün süresince hayali aşklar yaşardı bu kadınlarla. Program öncesi yarım saat tiyatronun tüm kadınları sahnede, seyirciye karşı sandalyelerde otururlardı. İlk ön,  üç sırasının özellikle kentin esnaf ve bekar memurlarına ayrılırdı, arka sıralar ise, özellikle kadınlara çaka satmak için özenle giyinip, saçlarını biryantinle tarayıp, söğüt ağaçlarının arkasında, tekel bayii Çavuş'dan aldıkları Güzel Marmara şarabını içtikten sonra laf atma cesaretini bulan kentin birtakım genç serserileriyle tıklım tıklım dolardı...
Uzaklardan yansıyan bir motör sesiyle uyandım, tüm yaşantımda hep kedi gibi uyudum; bu kez bir araba bulmak bir ölüm kalım sorunu olmuştu; -..ne yaparım burada, bir gece düşerse kapkaranlık.. ! Acele resim kartonumu ve çantamı toparlayıp, koşarak yola çıktım. Biraz uzakta siyah bir araç bana doğru geliyordu, güzel gideceğim yön, sevindim! Belgrad'da gördüğüm resmi araçlar misali siyah renkli bir Moskvitch nedense zigzaglar çizerek yaklaştı, ben otostop işaretleri yaparak kenara çekildim. Önümden hızla geçen araç, 10 metre sonra ani bir fren yaparak durdu, sevinerek koşmaya başladım Yaklaştığımda arka kapıdan resmi giyinmiş bir adam, çeketini çıkartmaya çalışarak yol kenarına koştu ve kusmaya başladı. Biraz sonra şöför de çıktı, bakıştık, ben başımla selamladım. Belli ki biraz aşağıda bir çeşmenin olduğunu biliyorlardı, şöför adamın çeketini aldı kolundan tutarak indiler. Su iyi gelmişti, serinledikden sonra arabaya doğru çıktılar. Adam ceketini giydi, üstünü başını düzeltti, bir tarak çıkartıp saçını tararken beni gördü, şöförle bir şey konuştular. Ben de hafif gülümsiyerek saygıyla başımı eydim, şöför arabayı gösterdi, öne çekinerek oturdum. Evet resmi bir arabaydı, bilmiyorum belki belediye reisi, parti sorumlusu, müdür diye düşündüm. Arabanın içindeki koku yabancı değildi; erik rakısı; bir kaç kez arabasına bindiğim iyi insanların sunduğu içki! Şöföre bir şeyler söyledi, şöförde yine sırpcadan tercüme eder gibi, nereden gelip nereye gidiyorsun diye sordu. Soruyu bildiğim için hiç çekinmeden kendimi göstererek - Slikar-ressam  dedim ve uzağı göstererek  Pariz  diye ekledim. Biliyorum ki merak burada bitmiyordu; arkayı gösterek İstanbul dedim, nedense sevindiler, sanatçı olmak her zaman kurtarıyordu. Şöföre tekrar bir şeyler anlattı, şöförde yine bildiğim bazı sözcüklerle: praznik-ulusal bayram,  folklorni narodna musica/ folklor müziği ve dansı ve yeme içmeyi taklit ederek ileriyi gösterdi. Başımla teşekkür ettim, içimden sevindim birden; dediği doğruysa bu günü de kurtarmıştık.
Bir saati geçti yolumuz, söfor arkaya dönerek  amirini uyardı, galiba yaklaşıyorduk bana anlattığı şenliğe. Uzakta görünen evler kanımca büyük bir kasaba'ya gelmiştik; arkadan şefin verdiği emirlerin ciddiğinden yaklaştığımızı anladım.
Daha kasabaya girmeden arabamızı görenlerin saygı duruşuna geçmeleri beni şaşırttı ve korkuttu, içimden -yanlışlıkla Tito'nun arabasına binmiş olmayayım, olacak iş değil, anlatsam kimse inanmaz , kürt Necati'lik bir hikaye bu.
Kasaba meydanına yaklaşırken alkışlar ve gürültü beni iyice sindirdi, gözükmemeğe çalışıyorum, arkadaki -belki Tito- onlara yanıt veriyor, şöför de ciddileşti!
Meydana vardığımızda ortalık daha da karıştı; pankarlar ve bayraklar, alkışlarla resmi bir binanın önünde durduğumuzda şöför inerek arka kapıyı açtı. Aynı anda binanın ön cephesinde asılı büyük Tito fotoğrafını görünce rahatladım; bizimki demek Tito değilmiş ama önemli bir adam, kim acaba?
Şöför tekrar bindi, arabayı bir yere çekecek, adam ezmemeğe çalışarak geriliyoruz; bizim adam da kalabalağın ön sırasındakilerin ellerini sıkıyor.
Binanın arkasına giderken şöföre tarzanca patronunun kim olduğunu sordum:binayı göstererek- "comminist partija" dedi. Ha şimdi anlaşıldı; partinin bir bayramındayız, bizimki de kentten gelip tüm ilçe parti merkezlerindeki bu kutlamayı yönetiyor!
Şöför beni daha dışardakilere açılmamış büyük bir salona götürdü, dışa bakan pencerelerin önünde uzun bir büfe kurulmuştu, garsonlara beni göstererek bir şeyler söyledi, hemen beni buyur ettiler ve büfeye yaklaştım. Şöfor garsonun getirdiği içki bardağını bana verdi; erik rakısı daha bardağı almadan kendine özgü kokusuyla beni selamladı. Şoför bardağını kaldırıp Pariz dedi, ben de Pariz diye yanıtladım ve bardağı diktim ve alkol bir asit gibi gırtlağımı delerek aşağıya indiğinde, iki gündür boş midem şaşkınlıkla yanarak "rakıja" yı selamladı. Garsonlar merakla bakıyorlardı; kim olabilir?  Başkanla geldiğine göre önemli bir kominist ama tipi hiç uymuyor; daha neler göreceğiz gibi sorular sorarak tekrar rakija koydular bardağıma. Şoför de bana bir sosis getirdi "piyeskavitsa", masayı göstererek slivovitsa-börek dedi. Yemeye başladım ama demek ki daha çok alkolü özlemişşim Pariz'den sonra Tito için tokuşturduk. Dışarıdan müzik sesleri gelmeye başladı yine şoför "folklorni" dedi, başımla çok güzel diye yanıtladım. Bir yandan girişte bıraktığım resim kartonu ve sırt çantama bakıyorum, kalabalık gelirse unutmayayım diye.
Alkol gerekeni yapmıştı, birden nerede olduğumu saptayamadım; nasıl olmuş da buraya gelmiştim, boşluktayım. Eşyalarımı aldım, kapı açılırsa büfeye hücum olacaktı. Bu şaşkınlıkta şoför geldi, yanında genç bir adamla, beni tanıştırdı- Slikar, Pariz! Elini sıktım adamın. Şoför arka çıkışı gösterek direksiyon kullanma pandomimiyle adamın beni götüreceğini muştaladı ve birden sevindim. Biz arka kapıdan çıkarken, ön kapı açıldı, parti başkanı ve önemli kişiler salona doğru yürürken, arkadaki kalabalık büfeye saldırmak için mecburen kendilerini frenlemişti ama fazla uzun sürmedi, saldırıda az kalsın kapıları kıracaklardı, biz acele çıktık.
Şoföre teşekkür ettim, iki eliyle dua eder gibi Pariz dedi, ben de Pariz diye tekrarladım, genç adam da bu duygusal vedalaşmaya hayranlıkla bakıyordu, uzaktan şoför el salladı. Kasabanın benzin istasyonunun önündeki kamyona yürüdük.
Kimse yoktu ortalıkta, bayıldığım bir düzen, bir ülkenin dinginliği, partinin bayramı olmasa kasabada da kimse olmayacaktı. Genç şöföre kamyonun rus malı olup olmadığını sordum; - Zastava dedi, ne yazık konuyu derinleştiremedik, dil önemli bir sorun olmaya başlamıştı."Sirilik" alfabe bilmiyorsanız yandınız! Daha sonra öğrendiğime göre Serb'lerin sirilik alfabesi de ötekilerinden değişikmiş. Yol panolarına artık bakmıyorum, anlamadığıma göre!
Bir saat ovanın yaz sıcağından kavrulmuş peyzajında yol aldık, soför eliyle bir yönü gösteriyordu -Novi Sad dedi, sırt çantamdan Avrupa haritasını çıkardım ve bu kenti buldum. Bir süre sonra çiş molası verdik, iyi geldi, az kalsın "rakija" beni uyutacaktı, yine fazla ayık değilim.
Saatime baktım, akşama yaklaşıyoruz; ne yapacağımı, nereye gittiğimizi bilmediğim için aynı hüzün içime çöktü, geriye dönmek için de hiç bir gücüm kalmamıştı, Novi Sad da beni bırakacak galiba. Nasıl olsa artık ana yoldayız, başımın çaresine bakarım yarın.
İleride küçük bir nehirin kıysındaki köye gözüm takıldı, sanki Flaman resminden çıkmış bir görüntüsü vardı. Şoför benim ilgilendiğimi görünce, parmağıyla köyü gösterdi - slikar dedi. Benim içimden geçeni nasıl okumuştu, şaşırdım - Bruegel diye yanıtladım, o da şaşırdı, başıyla hayır dedi.
Ona Flaman peyzajını nasıl anlatayım derken, bana - İgor Zuriç, slikar diye israr etti. Tanımadığımı söyledim; bu köyde bir ressam; anlamadım!
Bir süre sonra ana yoldan çıktık, küçük bir yoldan o köye doğru gidiyoruz; parmağımla gösterek  -slikar dedim, başıyla yanıtladı.
Köy sanki ortaçağ'dan kalmıştı, biraz kıvrıldıktan sonra, nehri öbür kıyısına, sazlıkların ötesindeki bir köy evine geldik. İndik kamyondan, kimse yok, eve yöneldik, kapı açık, bahçedeki kazlar da bizi takip ediyorlardı; merak bu ya!
Mısır tarlasında elinde orakla bir adam çıktı, hasır şapkalı, şoforü bağırarak selamladı, kucaklaştılar, beni gösterek- slikar, Turco dedi. Adam çok sevindi, kendini gösterek - slikar dedi, elini sıktım. Eve girdik.
Biraz loş ama gözün alıştığında yine eski resmin "interieur" görüntüsünü yadsımıyor bu büyük oda, İgor Zuriç bize rakija çıkartırken, camın yanındaki masanın üstünde boya tüpleri, bir kavonozun içinde fırçalar vardı; duvara dayanmıış "planche" ın üstüne  raptiyeyle tuttulmuş bir tuvali de o loşlukta sezdim. Şaşırdım, bakmak için İgor'a - ilginç jesti yaptım, yanıma bir bardak rakıyla geldi ve  beni şoföre gösterek - na vase zdlavja dedi ve bardakları diktiler, ben de içtim ama rakija bir asit gibi midemi tekrar selamladı, yeniden bardakları dolduruyordu, acale bitirip bardağımı uzattım.
Zuriç eliyle sonra bakarız dedi, şoförle sağı solu gösterek bir şeyler konuştular, soför yanıma geldi, saatini gösterip geciktiğini anlattı ve bana da Zuriç'i gösterek burada kalmamı ve uyumamı, yarın da otostop'a, ana yolu gösterek yola yani Prag'a doğru devam edebileceğini anlattı. Anladığım kadar Zuriç yalnız yaşıyordu.
Sevindim, bana gösterdikleri bu dostluk şaşırtıcıydı, adres defterimi çıkardım, ismini yazdı, adresi de Zuriç'in adresi olduğunu anlattı. Andrej'le vedalaştık, evin önüne çıktığımızda bir köpek havlayarak yanımıza geldi, kamyonun çevresini sarmış kazlar merakla bize baktılar. Rakija'nın verdiği esrik bir duyarlılıkla akşamın düşüşünü ve şu anda içinde olduğum atmosferi yıllar sonra unutmadım.
Zuriç'le kazları bahçenin yanında darabayla çevrilmiş bir bölüme kapattık, köpek bize yardım etti sonra kapının yanındaki kütüklerin üstüne oturduk, güneşin batışını seyrederken, Züriç gökteki renk albenisini eliyle gösterek anlatıyor; bir başka dil konuşuyoruz, anlıyorum.
Hava daha da kararmıştı, içeriye girdik, pompalı bir gaz lambası mekanı daha da mistik, gizemsi bir dekora soktu. Boyaları gösterdim; - ruski, rus malı boyalarmış, duvara dayalı resimi gösterdimde, bana yakındaki kentten birinin bu malzemeleri getirdiğini ve de yaptığı resimleri de satın aldığını anlattı, bir gözü bir kenara bıraktığım benim resim kartonundaydı, çıkardım gösterdim desen ve gravürlerimi.
Dikkatle bakıyor, detayları inceliyor, kendi kendine konuşuyordu. Uyandırmak için Parizi dedim, parmağımla uzağı gösterek, kafasını sallıyarak gitti, bir rüloyla döndü.
Açtığı ruloda bitmiş bir resim vardı, ilk kez Zuriç'in bitmiş bir resmini görüyordum; bir peyzaj ya da tarla: kadın erkek köylüler, hayvanlar, günebakan çiçekleri, kenarda bir papağan ve dekorda mavi dağlar, ötede bir ziggurat!
Tüm motif ve figürler yöresel, anladım ama zigurrat ve papağanı anlamamıştım, hayal de olsa biraz absürt! Gösterdim tek tek, - naif slika dedi. Tekrar gitti, elinde bir takvimle döndü; ocak, şubat  mart ay'ının sayfasında bu resimde kullandığı zigurrat'ın 18 yüzyılda yapılmış bir gravürü vardı. Etki kaynağını bulmuştum, içinde değişik illüstrasyonların olduğu bir takvimdi, 1963 yılını içeren!
Yogoslav naif resim ekolünü gerçekten duymamıştım, belki kulağıma çalınmıştı ama önemsemiştim. Raftan bir defter çıkarttı, içindekileri anlamam olanaksızdı ama galiba sattığı resimlerin bir dökümüydü. Resmi gösrerek Parizi dedim, kafasını salladı, umutsuzluğunu anlatmak istedi, başıyla masanın üstündeki bir fotoğrafı gösterdi, eskimiş bir fotoğraf; Zuliç ve eşi genç; sarışın güzel bir kadın, yokluğu tüm mekanı sarmış, hüzün yavaşca geceye dönmüştü, sustum.
Ekmek ve peynir getirdi, tekrar rakija koydu, tekrar şerefe kaldırdık, Pariza dedi.

O gece hep belleğimde kaldı, Paris'e vardığımda gelerileri gezerken Place Vosge'da Naif ressamları sergileyen bir galeri gördüm, Zuliç'i aradım. Bulamadım ama yolumun üstünde gezdiğim her müzeden Ziggurat'ı resimleyen ünlü ressamların kartpostallarını ona yolladım. Son kez, Paris'den ayrılmadan yolladığım kartpostal ona başka bir gönderiydi;

































































GÜNLÜKLER/ EXPO. CARAMBOLAGES



İsimsiz/ Bakan göz/ Tütün kutusu/ 18 yüzyıl


Paris'de Grand Palais'de gördüğüm bu sergi; sanata yolculuk süresinde, yaratışın kaynaklarına, onu sınırlandırmadan, onun ilişiminin duygu alanlarına giderek insanın görünmeyen yüzünün bir anatomisi, bir iç dialog yani sanatı yapan "içgüdü".

Gilles Barbier/Anatomie trans-schizophréne 1999
Bugün sanat, genellikle "paraya dönük" bir yatırım piyasasına; anlamsız, bozuntu tekrarlara dönüşmüş se, zaman "mediatique" şamataya soyunmuş, hava alınıp hava satılıyor sa, bu demek değildir ki düşünce çökmüştür. Hala sanatın gerçek anlamına, onun düşündürücü içeriğine bağımlı sanatçılar var, bunu savunanların belki biraz gölgede olmasının nedeni; kendimize dönüp, varoluşun dialektiğine ayıracak zamanımız olmaması. "Deviation" yani "sapmalar" la bir durum yaratma, gözü kaydırma, kafa yıkama, dinlerin konumuna girerek olağanüstü bir içeriği; "ecce homo", ve de onun moral öğretisi "memonto mori", ve de insanın uzak denizlerini "melankoli"yle düşlemek!Ama tüm bu içerik tanrıyı yüreklendirmek için değil, " ben'den içeri olanı, o bilinmezin, acının, ölümün ya da güzelin açmazına bir gönderiydi. Bir içerik gerekiyordu sanata, gizemi anlatacak, sanrıyı yargılayacak, düşlerini yorumlayacak, sembol ve allegori'yi, acıyı dışa vuracak. İşte böyle "içini döktü" sanat, harikalar yaratarak.  O uçarı naiflik sonraki yüzyıllarda banalleşmeye başladı; "concentration" tavsadı, insan bir kabuk değiştirdi; sözüm görsel sanatları içeriyor , oysa düşünce, yazı, müzik vs. çok ötelere giderek kendi yapısını korudu. 21. yüzyılda ise, ınternet'i bulan, evrenin derinliklerini deşifre eden insan, kendi yüzeyinde din savaşlarıyla belki olabilecek en absürt karanlığı yaşıyor. İşte bu sergiyi kurgularken, "thématique" planda kendimize sorduğumuz: bu "insana dair labirent"e nasıl girdik, bir türlü anlatamadığımız bir "iç çöküntüsü" var ;  ve kimiz, nereye gidiyoruz? Bilinmeze dair yine o soruyu soran ve de bunu kaynaklarına inerek yanıtlamaya çalışan, bir şifre çözmek gibi dolambaçlı, elimizdeki örneklerden yola çıkarak gerçekleştirilen bir sergideyiz; tümüyle bir "merak kabinesiyle" karşı karşıyayız. Korku ve metafizik kaçınılmaz!

Albrecht Dürer
Gerçekten nedir sanat ya da niçin?

Kafatası/  Makakule- Venuatu
Ölüme dair ama ilkel onu daha uçarık görüyor, yok olmayı yadsıyor; onu saklamayı, doğanın bir gün onu tekrar dirilteceğine inanıyor. Ne olursa olsun, onu kendine bağlamayı, efsunlamayı, büyüyü deniyor. Semboller icad ediyor, yakararak lanetlemeyi; masklar, fetişler, ezgilerle onu uzaklaştırmayı deniyor. Aracılar ortaya çıkıyor; diyorlar ki bize bırakın ölümü, öteki onu çürütüyorsa biz mumyalarız! Sanki bir télépathie var ölüme özgü; ne Enka ne Mısır ne de Uygur vs. hiç bir iletişim olmadan, sanki sözleşmiş gibi bu mesajı iletiyorlar: ölümü böyle yargılayacağız, korkuyu şöyle dindireceğiz. Masklar, totemler, anıtlar, semboller, kurbanlar; kan revan, ölüm yine başucumuzda.


Asma/ Kurukafa/ İndonésia 19 yüzyıl
Ama yine "ölüm" maskesini takmış ilerliyor, ne yapsa insan, ölüm bir gölge gibi peşinde, bir yanıt arıyor; yazgıya evet ama niye bu "kara veba"?

Jacques Fabien Guitier/ L'ange Anatomique
İnsan yaralı, bin çeşit ve de bunun bir envanteri yok. Allegorique penturün içeriğindeki insan yaralı, tenin gizeminden albenisine, bir "icon'a dönüşüyor; "analogies visuelle" !


Anonim Flamand/ Diptyque Satirique
Yapacak bir şey yok, ona kafa tutmak belki! Ama kilise bu "jurisprodence rituelle"i öyle bir uyguluyor ki gerekirse "Engizisyon" ya da yeniden ölüm!


Relique/ Canton d'Argovig/ İsviçre
"Memonto Mori" öleceğini anımsa, "sybolle spirituelle" her yerde aynı; sonuçta Afrika'dan, Alp'lerde yitmiş bir kanyona kadar "VANİTE", güzelliğin geçiciliği ve de sonsuz huzur; métaphorique, tanrı fikrini saptırarak, yine ona başka bir güç ve gizem getirmek; 5. boyut denemesi, demek başarıldı ki onun adına hala savaşılıyor!

Tayland 15 yüzyıl/ güvence simgeleyen el
Sonuç bize huzuru ve dinginliği muştalarken, bir zen bahçesine, söz verilmiş cennete giriyoruz bir tüy gibi hafif!

Franz Xaver Masserschmidl/ büst
Nasıl olur da ölümün gizemini, çapraşık inançlar, uyduruk din güçlerinin baskısıyla çözebiliriz! Bu korkuyu kullanarak bir toplumlarüstü hegomanyayı yaratanların, çağdaş engizisyonu  uygulamak isteğinin yöneticileri, tüm zamanlarda kendi psychique duvarlarına kapalı kalmış hastalar olduğunu kabul etmek istemiyoruz. Tüm dinlerin kaynağı Tevrat'dan başlar: bu erken, ilkel insanı korkuya hipnotise etmek, morali kontrol altına almak, yasaklarla onu sınırlandırmak, kadını üretim aracı olarak indirgemek. Nasıl olur bu histerik kanunlar atom çağına dek bir anayasa gibi bizi sınırlar? TANRI bir dokunmazlık kazanıp soyutlanırken, onun temsilcilerinin niçin ölümlü olduklarını bugüne dek anlıyamadığımız gibi, 21 yüzyıl  dinlerin birbirleriyle sürtüştüğü absürt savaşların bir çağı olarak başladı. Dinler uyuşturucu mistik misyonlarının ötesinde, dünyayı da politik olarak yönetiyorlarsa, bu moral labirentinin içindeki bir insan nasıl özgür olabilir?  Bu din baskısını silkelemiş bir ülke söyliyebilirmisiniz, ya da; duyguyla, kültürle, bilinçle yönetilen? Bana bir tek dünya lideri, devlet başkanı, politikacı gösterin; Boch'un resmini, Rilke'nin şiirini, Kafka'nın dünyasını deşifre edebilsin!
Sonucta yaşadığımız bu "karambolage" insanın tükendiğinin resmidir.





































4 Tem 2016

OXYMORE/ OSTANDE

Zober anımsadı; göz alabildiğine uzanan bu kumsalda yürüdüğünde, daha önce Ostand'ın adını nasıl duymuştu? Paris'e Biennal'e yetişmek için çıktığı otostop, ona, olmadık "simgesel" mekanları, görsel sentezleri, açlığı, yorgunluğu öğretirken, kendiliğinden onu ufuk çizgisinin ötesine doğru götürüyordu. Rastgele, şansına; onu arabasına alanların dümen suyunda kuzey Avrupa'da yol alıyordu ve bu coğrafya ona yabancı değildi; sanki o kültürde yoğrulmuştu, öncelikle resim, edebiyat, sinema; aklına ne gelirse! Bir süredir onu etkileyen yazar Knut Hamsun'du, aylaklığın ve gizli yalnızlığın yazarı, nedense kuzey onu  bir başka türlü çekiyordu. Yeni yetme yaşlarında John Stenbeck'le başlayan hayal gezilerilerinde önce Salinas, Kaliforniya'ya gitmişti. Çocukluğunun sıcak, dingin öğle sonraları, açık pencereden, bahçedeki sessizce olgunlaşan Burnukızıl eriklerine kayardı gözü, elindeki kitap düştüğünde, kendini nedense hep Monterey'de bulurdu; Yukarı Mahallede, otların bürüdüğü bakımsız bahçenin ucundaki ahşap bir evin terasında! Nasıl olurda sanrı bu kadar kaypak olur, kanımca sinemanın da parmağı var bunda; izlediğim her filmin, tüm mekanları, peysage'lar, sanki orada yaşamışşım gibi belleğime kazınmıştır. Far west Amerika'da gezinirim düşlerimde; her tepenin, vadinin, "color by technicolor" renklerin, sinemaskop penceresinden bakardım. Evet yine yaz aylarını düşündüm; abim Mutlu'da İngiliz polis romanları yazarı Edgar Wallace hayranıydı. Karşı sedirde, ben Stenbeck'le  güneşli Salinas'da dolaşırken, o da Londra'nın sisli, gizemli, karanlık sokaklarında, 13 no.lu odada işlenen cinayetin katilini arardı! Belki bu nedenle bir süre sonra üniversiteyi bırakıp Londra'ya gitti.

Heery Gruyaert - Ostande
Evet, bir süredir yürüdüğü bu göz alabildiğine uzanan boşluk Ostande'dın plajıydı ve temmuz ayında serin ve rüzgarlı, gök açık mavi ve seyrek bulutlu. Beni arabasına alan Belçikalı genç üniversite öğrencisi, kentin deniz kıyısından geçtiğinde, nedense inmek istedim, bu devasa boşluk ve iyot kokusu beni çağırmıştı, inerken belki Biennali göreceğini söyledi, ismimi yazdı defterine, bana başarı diledi. Yürüyorum plajda, güzel boyanmış kabinler o kadar düzenli ve titizce yerleştirilmişti  ki durdum, bir süre izledim. Herkes kendi bahçesi gibi, kiraladıkları kabinlerin önünde büyük hasır  koltuklarda denize ve rüzgara dönmüşlerdi sırtlarını, bazıları piknik  yapıyordu, açlığımı unutmuştum; rüzgarın savurduğu ince kumlar yüzümü kamçılıyordu, niçin onları rahatsız etmiyordu anlamadım. Galiba açlığa alışmıştım, bana bir etki yapmadı içtikleri biralar. Münih'de kazandığım 50 mark'ı Brüksel'e saklıyordum; bir "uyku tulumu" gerekliydi, yaz'ın serin ve yağmurlu geçtiği kuzey Avrupa'da geceleri başımı sokacağım bir mekan bulup uyumak  olanaksızdı. Plajdan denizin kentin içine doğru sokulduğu bölümde, marinaya benzer, teknelerin  sığındığı limanda, rasladığım bir "büget"in önündeki musluklarda akan suyu içenleri görünce sonuçta açlığı bastıracağımı düşünerek sıraya girdim, oysa hava o kadar sıcak değildi. Suyu yumurtanın beyazı tadında bir termal suyuydu, plajda ne işi vardı bu suyun anlamdım! Flamanca bir panonun önünde durdum. Suyun tadından mı bilinmez; anlaşılmaz bir yorgunluk, isteksizlik ve yalnızlık çöktü üstüme, tenha bir bank kolladım ve oturdum.
 Roby Zober tekrar kendini sorguladı, cebinden çıkardığı güya adres defteri ama içi, rastgele; adres, yol, isim çiziktirilmiş bir sürü kağıt parçasıyla doluydu; bunları temizce deftere geçirmeye ne güçü ne de vakti olmuştu! Birinci sayfaya yazılmış bir kaç önemli adresden bir tanesini yüksek sesle okudu: James Ensor, Vlaanderenstraat 24 Ostende/ Belçika. Önce Akademi kütüphanesinde bulduğu bir Fransız dergisinde raslamıştı bu ressama; şaşırtıcı, ironique masklar, iskeletler, genellikle figürler hep bir karnavalın bireyleri gibi alaycı ve komik, yaşadığı burjuva ortamını mı eleştiriyor yoksa kendinle alay mı ediyor? Çevrede kimsenin haberi yoktu bu ressamdan; hocasının bile! Bedri Rahmi'nin bir geleneği vardı: atölyesine ilk gelen öğrenciye bir soru sorardı, " ustan kim? " ? Zober'de James Ensor diye yanıtlamıştı ama hoca birden şaşırıp "..kim bu reis? " diye sorunca, "..Belçikalı bir ressam hocam, bir dergide gördüm, kütüphanede, isterseniz göstereyim. Göstermiştim dergiyi, hoca da hiç bir müzede raslamamış oysa Ensor ünlü resmi " İsa'nın Brüksel'e girişini 1888'de yapmıştı! " hiç kimseye benzemiyor, gidip görmek gerekir" dedi hoca! Şans bu ya, yaptığım otostop beni ayağına getirdi Ensor'un


Yine isteksiz kalktım, Ensor'u görmek, sonra da Brüksel'e gitmek için kentin dışına yola çıkmak gerekiyordu; fazla kurcalamadım çünkü yolu düşünmek daha yorucuydu.
Kentin merkezi plaja paralel büyük avenu, "1. Albert Promenade" kentin gezinti yeriydi, Farkında olmadan bulunduğum noktada adresi sorduğumda, binanın önünde durduğumu şaşkınlıkla öğrendim! Harp sonrası Avrupa'nın görünüşünü şimdi anlatmak güç, kentlerin dışa açılımı daha yıllar sonra olacaktı, nasıl anlatabilirim belki bu öğleden sonra ortada dolaşan tek yabancı belki bendim. Müzeyi arıyordum ama önünde durduğum büyük burjuva evinin altındaki butik, Ensor'un ailesinin işlettiği, içinde karnaval giysilerinden masklara, eğlenceye dönük aklınıza gelecek her şeyin satıldığı bir mağaza idi; ve de Ensor'un "merak kabinesi" olmuştu. Bu tür mağzalara "Farce et Attrape" derler fransızlar.

Yıllar sonra mağza yeniden yaratıldı ve turizme açıldı
Bir müze beklerken, içine baktığım mağaza boştu ve kapalıydı, kapını üstünde Ensor'la ilgili bir yazı vardı, yanındaki zili çaldım, ikinci kez çaldığımda kapı açıldı, yaşlı bir adam flamanca bir şey söyliyecekti ama beni görünce vazgeçti, anlamıştı dış görünüşümden, uzak yerlerden geldiğimi, ingilizce: "..hiç bir şey yok evde, mekanı görmek isterseniz çıkın, olan ne var sa Brüksel'e gitti, orada görebilirsiniz! Çıktık, büyük apartman ve bir mezzanin ama öncelikle çok yaşamış bir mekan sanki ölüme soyunmuştu ve de tabloların dışında tüm eşyalar yerlerindeydi, girişten itibaren müzeler için götürülen tüm tabloların izleri, zamanla solmuş duvar bezlerine boyutlarıyla o kadar etkin işlemişti ki sanki bir "puzzle" gibi belleğinizi işleve geçirecek, belgesel zamanın fotoğraflarıyla tekrar yerlerine koyacakmışsınız; yani bir bellek oyununa çağırıyordu.



Dergide gördüğüm ünlü fotoğrafın mekanına girdik, 1937 de çekilmiş bu fotoğrafta, Ensor, "harmonium" çalıyor, büyük bir avize, üstü yığınla kitap, dergi, kağıt vs. dolu bir yatak, bir koltuk, önde bir masa ve kitaplar. Duvarda ünlü tablosu "İsa'nınBrüksel'e girişi", koltuğun üstünde küçük bir tuval, solunda da iki desen.



Bu fotoğrafın çekildiği mekan girdiğimizde, beni şaşırtan: resimlerin dışında tüm objet ve eşya ve harmonium yerli yerindeydi, Ensor bu büyük boyut tuvali dışarıda, daha büyük bir mekanda yapmıştı, sonra odaya koymak büyük bir sorun olmuş, yandaki balkondan zorla sokmuşlar yerleştikten sonra bir iki yerde sergilemek gerektiğinde, yine büyük bir sorun olmuş.



Kim olduğunu çıkaramadığım yaşlı adama, burada biraz kalabilirmiyim diye sorduğumda, saatine baktı, gülerek buyrun dedi; harmanium'un ve malum duvarın karşısındaki bir koltuğa oturdum. Mekanların belleğine inandığım için, belki de yorgunluk, belki de yaşamın içini boşaltmış, bir "HİÇ" "allégorie" si, geriye kalan pişmanlığa özgü  bir mekanı paylaşmak. Yine yıllar sonra aynı sanrıyı, dedemin kapalı evine gittiğimde yaşamıştım. Burada olmam belki bir merak nedeniydi ama beni asıl ilgilendiren sanatçının oluşumuydu, bir "marginalité" nasıl oluşur,? O zaman bilmiyordum Ensor'un Einstein'la dost olduğunu, Emile Verhaeren'le çok yakınlığını, özellikle Mallermé, Baudlaire, Rimbaud'un şiirine uzantısını; müziği çok iyi bildiğini ve işte o Avrupa'nın geleceğini oluşturacak büyük synergie'sinin aktörleriyle beraber olduğunu. Ama bu öğleden sonra kendi mekanında yaşadığım bu "aphorisme", bana daha iyi bakmamı, görmemi; daha doğrusu yaptığımın gerçek bir "narration" olduğunu öğretti.


Yine yorgunluk beni oturduğum koltuktan aşağıya çekiyordu, bir kaç kez korkuyla zıpladım, çevreye baktım, kimse yoktu; ayıp olurdu böyle bir mekana girip uyumak. Belleğimi zorluyarak örneğin bu salonda geçen bir geceyi; Ensor ve davetlileri, yakın dostları. Görünüş olarak çok espirili, yaşamayı seven; belki kadınları, içkiyi , dekor bunu gösteriyor. Kendi auto-portrelerinde, masklarda, iskeletler dahil tüm figürlerde bir alaycılık var, sürekli bir karnavalı yaşıyorlar, bir "insanlık komedyası", sürekli tekrarlanan bir sirktir hayat, oyuncusuna göre değişen. O gece misafirlerine rus müziği çalıyor Ensor, ne olabilir? Belki Tchaikovski'nin bir romance'sı, Şampanyanın etkisi, dostlarına masklarla ilgili öyküler, kostüm kolleksiyonunu ortaya serip, "déguiser" oyunlar, Ensor yeni bitirdiği bir tuvali gösterirken birden yine kendime geldim. Sesin geldiği yöne baktığımda, yaşlı adam elinde bir çay fincanıyla yanımda duruyor; ".... size iyi gelir, birazdan gideceğim; zaten kapalıydı mekan, müzeye dönüşecek ama bilmiyorum ne zaman, nereye gidiyorsunuz? " - Paris'e Biennale, fincanı aldım teşekkür ettim.