29 Eyl 2016

MAZLUM

Sigara içmeye başlamıştım,  sabah erken kaçak olarak kaldığım Kadırga Öğrenci Yurdu’ndan çaktırmadan çıkıp, meydandaki bayiden Birinci sigarasını aldıktan sonra, çınar ağaçlarının gölgelediği Muhtalip’in kahvesinde oturmak, zorunlu olarak yazıldığım Laleli Yüksek Matematik fakültesindeki dersin saatini beklemekti. Askeri darbenin bitmez tükenmez yankıları, askeri marşlar; “..olur mu bu böyle olur mu..! “ , ne büyük bir ülke olduğumuz ve de demokrasi saptırılmaz, daha neler; çıldırmak üzereyim. O zaman depresyon ve burne-up gibi yıkıntılardan haberimiz yoktu; tam içindeymişim ve çamura saplanmışım, bugün yaptığım analiz sonucu! Üstüne parasızlık da başka bir idea-fixe oluşturmuştu, ne Lambo’ya ne de sahhaflara  kadar çıkacak param yoktu, açıkca tükenmek üzereyim! Bazen tren yolunu geçip denize bakmak belki dinlendirirdi. Başıbozuk bir deniz kıyısının kendine bırakılmışlığı, kıyı köpekleri, kendi halinde terkedilmiş bir kaç tekne ve çöplerin ötesinde sanki denizle gök arasında asılı kalmış tankerler, ışığın oynadığı bir göz yanılgaması yalnız Marmara’ya özgü. Nasıl olabilir; çok uzaklara yolluyorsunuz hayalinizi: Pontus Novus, yeni limana, imparator Listunus’un limanına iniyorsunuz, solunuzda Sigmar- Bukeleon İmparatorun sarayı, görkemli bir mimari, Hipodroma çıkan kalabalık, mermer basamaklara oturmuş limana dönen tekneleri izleyen kadınlar…birden kendime geldim; bir köpek sürüsü benim gibi deniz kıyısına iniyordu, aralarında dalaşarak! Akşam çöktüğünde tüm çirkinlikler yok olur ve buranın müdavimi terzi Artin, karısı ve kızıyla evlerindeki büyük transistörlü radyoyu - üstünde karısının ördüğü dantelli örtüyle- gelip otururlar, güneşin batışını bekler, termostan çay içerek, ince saz fasıl heyeti dinleyerek hüzünlenirlerdi.
Muhtalip çevrede tanınmış bir kişiydi; eski tulumbacı olarak çevrede çok saygındı ama ben tulumbacı ve efelerde abartmalı bir sıradanlık görürüm nedense, bizim tarihimizin masalcı yanı,
bu tür yüceltmelere çok yatkındır; kahramanlık çok ucuza dağıtılan ama çok iyi anlayamadığımız bir şey olduğu için sonuçta kahraman bir ülke olduğumuzu kitaplara yazmıştık ama kimseye de Efelerin eşkiya, tulumbacıların da mahalle belası olduğuna inandıramadık! Çocukluğumda sürekli baktığım ve de hala sakladığım Salih Erimez’in Tarihden Çizgiler karikatür albümünde  Osmanlı toplumunun son yılları, insanın sığlaşması, çağına ters düşmesi absürt bir geri kalmışlık, komik ögesi yörüngesinde sanki yaşadığım bu ortamı anlatıyordu.
Kahveyi Muhtalip’in torunları ve akrabaları işletirdi; daha yakın bir sürede Kadırgalı ve semtin futbol takımından yetişmiş Beşiktaşlı Necmi, boş olduğu zaman abilerine yardım ederdi, çok tanındığı için ve de yakışıklılığı kadınların gözünden kaçmazdı ben de gereksiz bir nedenle kıskanırdım! Mahalleli  tanınmış başka futbolcular da kahvenin müdavimiydi, Çengel Hüseyin. Büyük Mehmet gibi kulüpden yetişen ünlüler de bu ortamı renklendirirlerdi, o yıllar yabancı oyuncu gibi paraya dönük sorunlar olmadığı için, amatör bir futbol sevgisi, kahvenin devasa Phillips radyosundan maçları dinliyenlerin gürültüsü, takım tartışmaları geç vakitlere kadar sürerdi. Yine o yıl Kadırga’yı ön plana getiren bir olay: Lütfi Akad’ın mahallede çevireceği ve konusu Tulumbacılar olan “Yangın Var” filmi için Muhtalip’e danışmaya gelmesiydi. Tulumbacı geçinen kim varsa olaya karıştı, sinema ilgi alanımda olduğu için ben de katıldım meraklılara. Muhtalip sandığında ne varsa çıkarttı, eski fotoğraflardan yangın söndürme tulumbası marangoza tarif edilirken, müzede bulunduğu öğrenilip oraya gönderildi. Çekim başlamadan önce film ekibi topluca kahveye geldiler, Ayhan ışık tulumba takımının ağasını oynayacaktı. Geldiğini duyan tüm mahalle kahveyi sardı, yer yerinden oynadı, göründüğü kadar film gişe sorununu hal etmişti. Diğer rolleri de o günün tanınmış karakter oyuncuları paylaşmıştı; fenerci, borucu, kökenci vs. Benim tek takıldığım Ayhan Işık bıyığını değiştirecek mi sorusuydu! Ne yazık bu tavizi vermemişti, film çıktıktan sonra tulumba ağası tarifi çok zor, aynı bıyıkla afişte koşuyordu!
Muhtalip’in kahvesi parka komşuydu, önce buradan da girileceğini bilmiyordum, çağ ocağının önünden geçiliyordu ve kahvenin arka bölümüydü, bir gurup yaşlılar kendi aralarında otururlardı. bir gün parkta dolaşıp kahveye yeni keşfettiğim yoldan girerken, ocağı parktan ayıran çit’in arkasına çömelmiş  bir adam ilgimi çekti; teni koyu belki yıkanmamışlık, üç günlük sakal, gözler kanlı, giysileri kirece batmış gibi, eski ve yırtıkları tenden ayırmak olanaksız; bitik belki yorgun, çingene olabilir, bakıştık. Ocağın önünden geçen garson Cezmi elindeki çayı adamın biraz ötesine, yere bıraktı,
..allahtan Şefik amca sana acıyor; iç çayını git, gözüm görmesin!
Niçin ona kötü davranıyorlar anlamamıştım, çapulcu gibi giyindiğinden mi, çingene olduğundan mı..? Yaşlı gurubun yanına gittim, çayı ısmarlayan Şefik amcaya,
Bir şey sorabilirmiyim beyfendi?
Buyrun efendim, ben sizi hep görüyorum, belli yukarıda okuyorsunuz Laleli mi, Beyazıt mı?
Laleli efendim, Yüksek Matematik!
Maşallah!
Efendim, anlamadım Cezmi sizin ısmarladığınız çayı o adama verirken, adamı kovdu! Ne yaptı da böyle davranıyor?
Efendim bu adam meşhur Cellat Ali’dir, mahallede de ismi Mazlum’dur, …işte!
Cellat Ali bu mu, nasıl olur! Şaşırmıştım,
 kafamda cellad deyince başka görüntüler var da..
Korktunuz mu yoksa?
Hiç cellad görmemiştim, belki sinemada abartıyorlar! Anlamadığım bu adam devletin görevlendirdiği memur gibi bir şey, yani kendi keyfiyle öldürmüyor…sonra astığı adamlarda o ölümü haketmişler, doğru değil mi?
Bakışı uzaklarda, dinlemiyor gibi gözüken, iyi giyinmiş olan lafa girdi.
 Burada yaşamadığınız belli; Kadırga eskisi gibi değil efendim; buranın ahalisi uçtu gitti, şu gördükleriniz mi - eliyle mahalleyi gösterdi -, bende bilmiyorum nereden geldiklerini, konuştukları dili de! Geldikleri yerlerde pusu kurup, namus temizlerlerdi, şimdi bu zavallıyı taşlıyorlar..
Müdür bey, hepimiz de bir yerlerden gelmedik mi?
Hayır efendim, kimin nereden geldiği 6-7 eylül’de ortaya çıktı, neyse şu ihtilal olmasaydı biz de buradan gitmiştik!
Ortalık kızışmaya başlamıştı, özür diliyerek ayrıldım, pişman olmuştum bu konuyu açtığıma. aklımca müdür bey haklıydı bu güzel doğanın hakkını veremeyen bu karanlık adamlar nereden gelmişti? Sahhaflara çıktım, kafamda hep Cellad Ali; Mazlum!
Sahhaf Aslan Kaynardağ bana çok yardım etmişti; yolsuz olduğum günlerde babamın kitaplarını satardım, kitap üstüne konuşmak ayrı bir keyfti, bulunmayanların bana listesini verirdi, belki bir yerlerde rastlarım diye.
Elin boş, kitap yok mu?
Yok ama sana bir şey soracağım!
Olayı anlattım, epey şaşırdı,
Tam gazetecilik konusu, idamı anlatırlar ama kimse bu adamlar başka ne yaparlar diye kafa yormamıştır!
Bir kitap arar gibi rafların üstünde dolaştırdı gözlerini, bana döndü,
Merak etme, gazetede gördüm: beş yıl sonra Börekci Ali’yi idama mahkum ettiler, yakında asılacak! Herhalde o asar, baş cellat olduğuna göre!
Gitti günü geçmiş gazeteyi aradı, bulamadı. Ama ben de anımsıyorum bu haberi!
- Sinanpaşa’da galiba, çuval satacağım diye Tahtakale’den çağırdığı iki adamı öldürüp, cebinden paralarını alıp, fırınında yakan börekci Ali Ünver. Fotoğrafını görsen üç gün uyuyamazsın! Ha.. dedim ya merak etme senin cellat Ali yakında tekrar ününe kavuşur, galiba devlet 40 lira veriyormuş kelle başına!
-Bu celladlar üstüne bir kitap bulursan sevinirim!
-Reşat Ekrem Koçu biryerlerde yazmıştı, bir tarih dergisi kanımca, Osmanlıda cellatlar sağır ve ayrıca dilleri kesiliyor; inanmazsın cellatlar önce Hırvatlardan seçiliyordu, sonunda çingeneler alıyor mesleği. Genellikle maske takıyorlarmış.
Birden Kadırgalı Ali geldi gözlerimin önüne; maskeli, güldüm.
Sonraki günler yolumu değiştirdim, parktan geçiyordum belki görürüm diye, kahveciye sordum;  onlar da görmemişler, garson Hayri çok ilgilendi,
-Size borcumu var?
-Yok canım, ne borcu, tanımıyorum bile; geçen gün adama acımıştım.
-Ama kaç kişiyi öldürdü… astı diyecektim!
-Öldüren devlet, bu adam asmasa başkasını bulurlar. Hergün kesilen hayvanlar; onlar da canlı değil mi?
-Ben horoz bile kesemem abi! İstersen kilisenin arkasında kireçci Mahmut var, Ali onun yanında çalışır, bulursun orada!
Kilise’nin arkasına gittim, eski yıkık bir evin bahçesine kazılı kireç kuyusunda kimse yoktu. Devasa bir incir ağacı sanki kuyuyu korurmuş gibi kollarını açmıştı! Yandaki metruk evde yaşama izleri vardı, yıkılmış darabaların üstünden atlayıp geçtim,
-Kimse yok mu?
-Ne istiyorsun evladım?
Arka gelen sese döndüm, yaşlı bir ermeni bayan, incir ağacı nedeniyle farkına varmamışşım.
-Merhaba teyze, kireçciyi aramıştım!
-Kireçci bir gün var, bir gün yok, kireç mi lazım?
-Yok, ben Ali’yi arıyorum!
 -Adam mı öldürdüceksin?
 -Yok hamfendi, geçen gün kahvede gördüm çok acıdım.. bilmiyordum cellad olduğunu..
-Ben de acırım bu adama, şu yıkık odayı vermiştim uyusun diye, kireçciyle kavga etti artık gelmiyor.
-Niye kavga etti?
-Bilmiyormusunuz önümüzdeki ay börekciyi asacak, devlet çağırdı; para da vermişler, ortadan yok oldu. Parayı alınca bana da gözükmedi! Kireçcinin dediğine göre, onu da tehdit etmiş;
Teşekkür ettim yaşlı bayana, çıktım, yürüdüm biraz sonra kestirmeden Sultanahmet’e, sonra da tramvay’ın üçüncü mevkiine binip, yukarıya Beyoğlu’na çıktım. Benim için her dönemde “kurtarılmış bölge” olan Balıkpazarı Nevizade sokakdaki Lambo’ya girdim. Bu saatte kimse olmaz orada ama Cahit Irgat bir köşede galiba şiir yazıyor, Lambo, tezgahın arkasında elinde bir kitap, sessizce bir yere çöktüm, bana bakmadılar bile; kimseyle de bir merhabam yoktu, yeniydim orada. Gazetelerden dergilerden Lambo’nun tüm müdavimlerini tanıyordum; şairler, yazarlar, ressamlar; Bir tek tanıdığım Arslan Kaynardağ’ın tanıştırdığı Akdetron Fikret’ti, o da aradasırada kaybolur, hiç düşünmediğim bir yerde karşıma çıkardı.
İdama yakın, Börekci Ali Ünver gazetelerin diline düştü; Tahtakale’den cuval satacağım diye Sinanpaşa’daki fırınına çağırdığı iki cuval tacirini, kafalarına kürekle vurarak öldürüyor. Ceplerindeki 470 yetmiş lira  Börekciyi pişman ediyor ama olan olmuş! 27 eylül 1955’de semt sakinleri yanık et kokusuyla uyanıyorlar, mahalleye gelen polis fırında yanık et kokusundan başka bir şey bulamıyor ve dükkanı kapatıp, mühürlüyor.  Tesadüf aynı gün akşama doğru Beşiktaş’da deniz kıyısında sahile vurmuş cuvallar içinde bulunan yanık cesetler Börekciyi ele veriyor. Polis şefi Vedat Sokullu, dört gün süren kovalamacadan sonra Ali Ünver’i Karamürsel’de yakalıyor. Duruşmaya gelinceye kadar börekci kendini idamdan kurtarmak için elinden geleni yaptı; deliyi oynadı ama adli tıp onaylamadı, avukatı ise bu tip iki kişiyi öldürecek güçte değildir savını da geçiremedi, Yargıç idamı onayladı ama kalemini kırmadı bu kez yan bu yargıdan hiç pişmanlık duymayacağına işaretti. İhtilal olduğu için Milli Birlik idamı onayladı ve idam günü tesbit edildi.
24 Aralık 1960, Eminönü meydanında kurulan darağacında Kadırga’nın ünlü celladı Ali, öbür adıyla Mazlum ve yamağı ipi kontrol  ediyorlar, biraz sonra 4.25 de Börekci Ali yarı baygın önde imam ve yargıcılarla meydana getiriliyor; meydanı dolduran 100.000 kişi donmuş, bir çıt yok, dediklerine göre kadınlar bebekleriyle gelmiş, öyle bir gösteri.
Börekciyi zorla sephaya çıkattıklarında Cellat Ali belki o anda ünlü olup Kadırga’da kendisini horlayanlara bir yanıt vermek, terkettiği karısına dönmek, kendisini aşalayan kireçci Mahmut’u küçük düşürmek ve de devletten memur maaşı bağlatmak arzusuyla ilmiği börekcinin boynuna geçirmek için yaptığı hamle ne yazık boşa çıktı; bütün gece içtiği ispirto ve Güzel Marmara şarabı gerekeni yapmıştı, önünde bir değil üç börekci vardı, ikinci hamle de tutmadı. Bunu gören börekci bağırmaya başladı,
 -Allah istemiyor, imdat.. !
En önde idamı izleyen polis şefi Vedat Sokullu’nu kanı başına çıktı; ipin koptuğunu görmüştü ama sarhoş cellat ilk kez, koşarak darağacına çıkıp, celladı itip, ilmiği börekcinin boynuna geçiriyor ve bir tekme tabureye.
Cellat Ali herşeyini yitirmişti, Mazlum du ismi şimdi, Kadırga’da kimsenin yüzüne bakacak gücü kalmamıştı ne kadar saklansa görenler dalga geçiyorlardı, kireçci Mahmut onu iki lokma için çalıştırıyordu, karısına dönüş yolu, zaten hiç olmamıştı.
Yıllar sonra Kadırga’ya döndüğümde anlattılar: 1965 de parkda ölüsü bulunmuş, bilmiyorum kaç gün sonra, görenler de sesini çıkartmamış, börtü böcek yemiş.
Ölümünden sonra karısı parasızlıktan kocasının idam iplerini metresi beş liradan satışa çıkartıyor;
Sara hastalarını iyeleştirir inancıyla!

8 yorum:

  1. Yine harika bir hikaye, teşekkür ediyorum Utku Ağabey.

    YanıtlaSil
  2. Bu guzel hikaye ile zaman ve yer degististirdim adeta. Bir solukta okutuyor kendini. Çok teşekkürler. Tarih tekerrürden ibaret derlerdi ama bu kadar da olacağını Haziran'da geçirdiğimiz o harika aksama tahmin edemezdik. En icten sevgi, selam ve saygılarımla. Ebru

    YanıtlaSil
  3. Bu guzel hikaye ile zaman ve yer degististirdim adeta. Bir solukta okutuyor kendini. Çok teşekkürler. Tarih tekerrürden ibaret derlerdi ama bu kadar da olacağını Haziran'da geçirdiğimiz o harika aksama tahmin edemezdik. En icten sevgi, selam ve saygılarımla. Ebru

    YanıtlaSil
  4. Paşam,
    Müthiş...Büyük ressamlığın yanında büyük yazarlığın var.Ayrıca bizim kuşak ressamlar yanında bu açıdan İstrati gibisin. Kanımca.. Stinebeck,O' Henry,Istrati..ve bizlerden Sait Faik ve Orhan Duru gibi bir anlatımın var.Ötedenberi söylüyorum anılarımızı kitaplaştır...Çehov gibi bir uzun hikaye ve küçük yan hikayeler. Yaşadığımız anılar... Herkes ağlar. Sana saygımdan ben dokunnmak istemiyorum. Alın yazısı olmayan Ferit,Kürt Necati,Hayalet Oğuz..gibi.Doğ3al olarak Yenikapıyı onlardrn çook daha fazla yaşadın.Dahası Topal Sadi var... Ben biraz yazdım beceremedim.Hadi paşam çıkar artık şu anılar demetini.Best seller olur vallahi.

    YanıtlaSil
  5. Cellatlar ve Cellat Mezarlıkları

    Tarihçi Reşat Ekrem Koçu: Cellatların normal mezarlıkları alınmamasını, insana saygı, iyilerle kötüleri aynı kefeye koymama felsefesinin yatığını, Halkın bu insanların cesetlerini aralarına almamakla bunu anlatmaya çalıştığını belirtmiş. “Toplum, din ve ahlak anlayışımızın en güzel örneklerinden biri olarak, cana kıyan, kesen veya boğan celladın ölüsünü halkın, mezarlıklarına kabul etmemesi son derece takdire şayandır.” demiştir. Bu nedenle, Osmanlı cellatlar için o zaman İstanbul’un en ücra yerinde mezarlık yapmış ve cellatlar halktan ayrı olarak buralara gömülmüştür.
    Gizli olanlar bilinmemekle beraber bazı kaynaklar İstanbul’da iki yerde cellat mezarlığı olduğu belirtmiştir. Haldun Hürel. “İstanbul’u Geziyorum Gözlerim Açık” adlı eserinde bunlardan birinin, Edirnekapı’dan Ayvansaraya inen kara surlarının Eğrikapı civarında olduğunu yazar. Diğer bir cellat mezarlığı da Eyüpte, mezarlıklar arasından dar bir yokuşla çıkılan, Fransız yazar Pierre Loti’nin bir müddet yaşadığı, şimdilerde müze-kafe olan evin önünden gidilerek çıkılan, Karyağdı bayırında, Karyağdıbaba tekkesinin biraz ilerisinde olduğu bilinmektedir.

    YanıtlaSil
  6. Sevgili Utku,

    Harikasın, keyifle ve sindire sindire okudum. Bu hikayeleri bir veya birkaç kitapta toplama zamanı gelmedi mi?

    Sevgiler...

    Alp

    YanıtlaSil
  7. harikasın Utku ağbi sevgiler......erhan köz

    YanıtlaSil
  8. Paşam
    Bir kez daha okudum...Olağanüstü. İzin ver kitap için konuşayım.Bir suretini Doğan Abiye göndereceğim. Adeta Yukarı Mahalle.Müthiş.

    YanıtlaSil