12 Şub 2017

NECATİ



Eğer bu ismin başına “Kürt” koymazsanız ve de ismini Neco olarak kısaltmazsanız; kimse tanımaz Necati’yi. Akademi’ye girdiğimin hemen ilk yılında tanıştık ve yetmiş yılında, benim bursla Paris’e gidişimle yollarımız ayrıldı. Dostluğumuzun süresi diyelim on yıl ama bu on yılın son üç yılında Neco, yine atölye arkadaşımız ve de onunla aynı kentten; Elazığ’dan Akademi’ye gelen Hale ile evlenmiş ve bir kız çocuk yapmışlardı. Bu evlilikle serseriliğinden taviz vermedi Neco, belki daha çok dağıttı kendini. Dört yıllık Avrupa Bursunu, resim bölümünden eli fırça tutan herkes aldı sonunda, neden Neco buna sırt çevirdi o da bilinmez!
Genellikle ülkenin dört bir yanından gelen ve de sınavı kazanan öğrenciler Akademi’ye girdikten bir süre sonra, ortamın sihirinden olacak ; hızlı bir değişime uğrarlardı, kurtulma diyelim buna. Öteki okullara benzemeyen bir ortam; sanatçı olmak adına en önemlisi, ilgi alanlarına yönlendiren olanaklar; örneğin bir sinema klübü kurmuştuk: “Klüb Sinema 7”, kuruculardan yine Elazığ’lı Sami Şekeroğlu, yıllar sonra Devlet Sinema Enstitüsünü gerçekleştirecekti. Bilinmez bir synergie vardı, kültüre özgü yansımalar hiç bir dönemde olmadığı kadar etkindi, belki Avrupa’nın yaşadığı yeniden doğuşun, kültür adına bize yansımasıydı; “zeiggeist” zamanın ruhu, olasallıkla tesadüfen yaşadığımız bir ışık kırılmasıydı ve sürdü.
Bu yıllar parasızlık yönetirdi bizi; okulda herkes bilirdi, alınan bir lira borç geriye dönmezdi, ona “tokat” denirdi! Resim bölümü ara konkurlarından biraz para gelse de yine yaşamak için “tokat” gerekliydi ve Neco bilirdi kime yanaşacağız; kantinde bulamazsak, çaycı Ahmet’in ocağının çevresinde flört edenler, çevirmezlerdi bunu. Bedri Rahmi’ye bile tokat atmıştık, beş lira vermişti ama unutmadı; aldığı mozayık siparişlerinden birinde çalıştığımız günün yevmiyesinden kesmişti bu beş lirayı, kanımca eli çok sıkı olan eşi Eren’nin marifetiydi. Resim satılmayan yıllar, bir tek ressamlığıyla yaşayan Bedri Rahmi, 1958 de Brüksel fuarında Türk pavyonu için yaptığı mozayık pano beğenillince ertesi yıl yine Brüksel’e Nato genel merkezi için bir sipariş almıştı ve sonunda İstanbul’da bir kaç yere mozayik, dekoratif duvar işleri alarak, o yılları para kazanan tek ressamı oldu. Niçin ötekiler bunu düşünemediler o da meçhul!
Elazığ da öyle, kimse bu kentin yerini tam olarak söyliyemezdi, doğudaydı evet ama hangi doğu; mecburi hizmetle zorla gidenler; askerler, devletin buralara göndermek için burs verdiği genç doktorlar, daha eski yıllarda düşünceleri nedeniyle sürülenler! İşte bilinmez; böyle bir kentden gelen bu çocukları kim yönlendirmişti Akademi’ye?

PAZAR
Sanki ölüme yatmıştı kent; Tavukuçmaz’dan aşağıya inerken kimse yoktu ortalıkta, ara sokaklara da göz atıyoruz; her yer kapalı, - bu Niyazi de adam oldu; pazar günü çalışmıyor.. diye mırıldandı Neco, can sıkıntısından karısını dövüyordur evde, bizden daha kötü durumda; Niyazi yi düşündük güldük! Ana yola çıktığımızda, solda resim malzemesi satan kırtasiyeciye bitişik, yalnız “sahanda yumurta” yapan Abaza kardeşlerin lokantasından titrek bir ışık geliyordu ama cebimizde bir lira bile yoktu; es geçtik! Karşıya geçip Akademi’ye doğru yürürken, uzakta parkda deniz kıyısında, bankda oturan biri vardı; biraz yaklaştık, Mihail di, beyaz rus, kayıkcı ve de asil. Çok yaşlanmıştı, nedense uzun süredir görünmüyordu, ölmüş diye düşünüyorduk, demek yanlış! Daha da yakına, çaktırmadan yaklaştık; sanki donmuştu, bu kez gerçekten ölmüştü belki. Bir noktaya gözünü dikmiş, bize bakmadan mırıldandı…- istavrit!  - Makara geriye sarıyor..takılmayalım, karnım çok aç, sigara otlanacağımız birini bulalım önce..dedi Neco, Akademi bahçesine doğru yön verdik. Bahçede de kimse yoktu, heykel bölümünün arkasından rıhtıma geçtik, sahile yakın bir kaç tekne balığa çıkmış, martılar çevresinde demek balık vardı ve Mihail haklıydı gözleriyle balık tutarken istavrit demişti! Bu saatte kimse gelmezdi rıhtıma, zaten pazar. Tekrar ön bahçeye doğru geçerken, heykel bölümünün arka kapısı açıldı; İrfan’la bir bekçi kirli bir plastikle örtülü, ıslak, şişmiş aglomerenin üstünde büyükce çamur bir maketi kapıdan çıkartmaya çalışıyorlardı; - Neco - eyvah tam üstüne düştük, saklanalım.. maket o kadar ağırdı ki kapıya sıkıştı kaldı, kaldırmak olanaksız, bekçi yardım için adam aramağa gitti, biz de İrfan’a acıdık, saklandığımız yerden çıktık. İrfan bir kolu omuzuna bağlı, uzun asker kaputunun içinde kayboluyor, iyice zayıflamış, telle tutturulmuş gözlüklerini öteki eliyle çıkarttı ve tekrar taktı..- neredesiniz? Şaşırdık, -buradayız dedi Neco! -.. hani bu konkur için başımın etini yediniz; şimdi kimse yok ortada! İrfan kızmıştı. Biraz haklıydı; Ankara’da sergilenecek ve ödüllendirilecek önemli bir Atatürk anıtı konkuruna katılması için İrfan’nı doldurmuştuk, bu ödüller Akademinin heykel bölümü öğretim üyeleri arasında paylaşıldığı için; ödülün önemine göre ötekilere bir sipariş verilir, örneğin okullara ya da parklara konulacak kendi halinde bir büst!
 Akademi Heykel Bölümü profesörleri, büyük kentleri içeren Atatürk’e özgü ne yapılacaksa onların yönetimini, konkur ya da devletin ön gördüğü projeleri denetler, jüriyi yine kendilerinden seçer, pay önemliyse sırayla paylaşırlardı. gerçek bir anıt: büyük boyut bir heykel, bir konkur ellerinden kaçtı; belki bilerek verdiler; Gürdal Duyar’ın Uşak kentine yaptığı Atatürk anıtı. Gürdal’ın umurunda değildi ama çevrede herkes onun önemli bir yontucu olduğunu konuşurdu. Dönüp dolaşıp tüm söylentiler onun kulağına gittiğinde, bunu kanılamak için daha da fazla alkola verirdi kendisini; yani bohemin geçerli olduğu yıllar. Bir noterin eşiyle, üçüncü sınıf bir otel odasında basıldığında, gazetelerin birinci sayfasında fotoğrafları çıkmıştı ve de Gürdal’ın meşhur sözüyle: “..aramızda yastık vardı!” Yılın sözü oldu bu, kendini daha da popüler etti; işte o sırada açılan Uşak kenti Atatürk anıt projesi konkurunu Gürdal’ın alacağı da başından konuşulmaya başlandı, biz de bunu hızlandırdık; slogan. “Atatürk kimsenin monopolünde değildir!” ; aldı demiyorum, sonunda verdiler. Öğretim üyesi olmadığı için boş bir atölye bulmak yine profesörlerin onayıyla olacaktı, kanımca artık yorulmuşlardı, o da gerçekleşti ve Gürdal çalışmaya başladı. Neco’yla yüreklendiriyoruz, çalışmasını izliyoruz, akşama doğru getirdiğimiz Güzel Marmara şaraplarıyla sulayıp, tartışmayı uzatarak, anıt ve şehircilik giderek bronzun albenisi, daha uzatarak sanatın anlamı; böylece günler geçti. O sıralarda çektiğimiz bir film nedeniyle heykelin son halini izleyemedik; bir gün merakla atölyeye girdiğimizde ne görelim: devasa  bir süliet; pelerini havalarda bir Atatürk, ağzımdan çıkan ilk söz.. “Hudini” oldu. Neco’yla inanamıyoruz; dik bir figür, pelerinini havalarda, kolu bedeninden çıkıp gidecekmiş gibi. Gürdal ortalıkta yok, gittik şarap aldık, konkura ve Gürdal’a inanan bulduğumuz bir kaç kişiyle anıt- heykele iyice bakacağız! Baktıkca heykel daha da absürtleşiyor, havada uçuşan peleriniyle Atatürk’ün dışında herşey olabileceği, ama asıl parodoks; portre, yüz, büst alışagelmiş somut Atatürk,  belki Zati Sungur’un mezarına daha da yakışacağı ve de Uşak’lıların bunu nasıl yorumluyacağı? Sonuçta gördüğümüzden ve de yargılarımızdan kimseye söz etmemek üzere çıktık; biliyorum düşlerime girecekti Huduni! Gürdal konkuru kazandı, heykel bronza döküldü. Hikaye çok uzun ama bu lanetli pazar günü sculptur’ün ülkemizdeki kaderini düşündüm Gürdal’ı anımsarken!




İrfan’ı yine biz kızıştırmıştık bu konkur için; çamurdan yaptığı maket, yürekler açısı pis plastiğin içinde kapıya sıkışmıştı, birden pişman oldum. Eğer kurtarabilirsek, İrfan bunu önce Dolmabahçe araba vapuruna,  orada bulacağı bir otobüsle konkurda sergilemek üzere Ankara’ya götürecekti; - ..deliler yapar dedi Neco, sonra kısıklarını tutarak güldü, - ..yolda ezilmesin diye, anıtın Atatürk figürünü gazeteye sararak cebine koymuş çaktırmadan bak! ; nedense gözümden kaçmıştı,İrfanın asker kaputunun cebinde gazeteden, figürün bir kolu çıkmış, sanki imdat kurtarın beni bağırıyor! Sonuçta gelenlerle maketi ön bahçeye taşıdılar, birisi gidip karşıdan eskici ve atlı arabasıyla geldi, Çamur maket o kadar ağırdı ki arabayı çökertecekti; adam acıyarak İrfan’ı arabaya bindirdi, Dolmabahçe’ye doğru gittiler. Gardiyan, aralarında para toplayıp İrfan’a verdiklerini söyledi -..ama bu para yetmez, bilmiyorum nasıl dönecek?
Herkes işine gitti, biz de kendi gerçeğimize döndük. Sigarasız ve aç, ön bahçede oturduk belki biri düşer diyoruz ama bu kaçıncıydı; birden aynı anıyı anımsadığımızı düşündüm: Rumelihisarı’nda Perili Köşk’e yerleşmek için yaşadığımız absürt günleri. Varislerinin Mısır’da olması nedeniyle vazgeçtiğimiz köşkten sonra, ermeni kilisesinin genç kültürlü papazının  bize teklif ettiği Rumelihisar’ın tepesindeki kilise vakfı tarihi taş binaya yerleşleşmiştik. Önce peyzajın albenisi, kimsenin böyle bir görüntüyü yaşayamıyacağı kanısındaydı; bahçedeki Malta Eriği çıldırmıştı, nasıl olurda üç kuruşa bu olağanüstü mekanda oturulur? Bir süre sonra farkına vardık ki sabahları duvara astığımız giysiler sırılsıklam! Arka tepeye yaslanan taş duvar öyle bir rutubet geçiriyor ki sanki bir musluk bağlasan akacak; üç ay dayanıp papaza bildirdik, o da gerçeği biliyordu, kabul etti. Ayrılmadan bir kaç gün önce bir sabah, parasız ve sigarasız; kendimizi kurtarmayı düşünürken, tam seçim günü olduğunu, evden çıkmanın yasak olduğunu bekçiden öğrendik; ne yapabiliriz? Zaman geçmiyor, bir idea-fixe bu,alışkanlıklarında taviz vermek, kabus misali sigarasız kalmak; Neco sürekli - ..garson  önce bir büyük rakı, meze tepsisini getir.. bir Gaulois sigarası
yakalım..tekrar ediyor ve bu engiziyon akşam üstüne dek sürdü, saat 17 de bitmişti, hemen evden çıktık ama Hasan Avcı’ya hesap takmıştık, tekrar gitsek mi? İskeleye doğru inerken papazla karşılaştık, - ben de size geliyordum; düşündük bu üç ay ödediğiniz kirayı size iade edeceğiz, rutubete dayandınız, bizim kabahatimiz ve üç aylık parayı bana verdi. Şaşırmıştık, papaz da şaşırdı birden neden sarardık diye, kısaca anlattım geçen günü ve - şimdi “mucizeye” inanıyorum dedim, teşekkür ettim.
-Eski mucizeler de kalmadı, artık öğleden sonra buraya kimse düşmez dedi Neco, -peki ne yapalım? Açlık ve sigarasızlık moralimi iyice sarsmıştı, nedense o gün bu gün pazar günleri benim için de “bloody sunday” dir. Kalktık tekrar parka doğru yürüdük, Mihail yine aynı yerinde; - sonuç kötü olacak, dedim Neco’ya; - istavrit bulsak da götürsek, ne para var ne de balıkcı bu mahallede.. birden yine kısıklarını tutarak gülmeye başladı, - gel Abaza’larda yumurta yiyelim! - Veresiye vermezler bir de dayak yersin, - yok..gel, istersen Mihail’i de götürelim! Anlamadım Neco ne çeviriyor diye, - ..sen bilirsin; bir kez yaptığın espriyi anlamadı, nasıl bakmıştı sana, Abaza’lar Akyazı’da ünlüdür, biliyorsun niçin? Daha ilginç o yıllar ben annemin Abaza asıllı olduğunu bilmiyordum!
Abaza kardeşlerin yalnız sahanda yumurta veren mekanına lokanta ya da muhallebici demek biraz güçtü, bir ampulle göz gözü görmezdi; üç masa ve katiyen gülmeyen iki kardeş, onlar da mekanları gibi karanlık. Merak ettim Neco ne çevirecek diye! Öğleden sonra yine kimse yok çevrede, kavga çıkarsa kim kurtaracak? Neco girdi dükkana, ben de kapıda bekliyorum; söylemeyi unuttum bu üç masanın dışında büyükçe bir buz dolabı, içinde bir kaç yoğurt, mutfak arkada gözükmüyor ama kapıdan girince üstü camlı büyükce bir büro, kasa olarak kullanılıyor ama büronun arkasında devasa gerçek bir kasa var. Devamlı müşterileri olmadığımız için Neco’ya dik dik baktı küçük kardeş, Neco kolundaki saati gösterdi, büyük kardeş geldi ve bu arada Neco saati çıkarttı; iki kardeş saati inceliyorlar; Neco başıyla beni çağırdı, güldüğünü göstermemek için ağzını eliyle kapatıp öksürür gibi yapıyor. Büyük abi saati kasaya koydu, biz de bir masaya oturduk; biliyorum Neco içinden gülüyor, bir eliyle de fıtığını bastırıyor. Yumurta karşılığı emanete verdiği saat, o yıllarda satılan Nacer marka, kolda taşımaktan sararmış gerçekten sahanda iki yumurtaya değermiydi?
Yumurtaları yedik, Neco onlardan sigara istedi, nasıl olsa saat karşılığı; asık suratla terslediler ve çıktık. Neco -..nasıl olsa hesap açtırdık, Mihail’i de gönderelim, dedi parka bakalım dedik, Mikail yok olmuş! Bu kez biz oturduk, denize bakıyoruz, benim canım sıkkın ama Neco halâ gülüyor içinden, anlamadım ne çeviriyor? Neco - .. gidip saat kaç, bir sorayım! Biraz önce oradaydık ne saati? Gitti, izliyorum tekrar dükkana girdi, kasadakiyle bir şeyler konuştular, çıktı! Ne çeviriyor bu adam?
Saat kaç diye sordum, Abaza kendi saatine baktı üçü on geçiyor dedi, ben de benim saatim kaç diye tekrar ettim, adam içinden küfürler ederek kasayı açtı benim saatime baktı: - senin saatin üçü sekiz geçiyor, geri kalmış dedi saatimi tekrar kasaya koydu!

Biraz daha dolaştık, sigara arıyoruz, baktık eskici dönmüş, İrfan’ı sorduk, vapur iskelesine nasıl gittiğini anlatırken bize sigara verdi, birden beynim tekrar çalışmaya başladı; eskiçi yavaştan alıyor -..bu İrfan bey biraz deli olmasın? Neco - ..biraz değil zır deli!
Bir süre daha dolaştık, Neco tekrar gülüyor… gidip saati sorayım dedi! Yahu sen delirdin mi, İrfan’dan beter; inan bana bu bıçaklandığının resmidir! Gitti ben de direğin arkasına saklandım eğer bir kavga olursa!
İki dakika sonra Neco  gülmekten iki büklüm dışarıya çıktı,; ben kavga oluyor diye koştuğumda arkasından çıkan büyük abi, saati olimpiyatlara özgü bir jestle çok uzaklara gönderdi, sonra Neco’a dönüp; -…sikerim. senin saatini!
Akşam yaklaşmıştı Beyoğlu’na doğru yön verdik. 


















Hiç yorum yok:

Yorum Gönder