19 Eki 2017

THE SQUARE




Dilim kurudu, “..sizinle dalga geçiyorlar; MODERN, CONTEMPORARY şamatası yaparak vs.” Bizim en önemli özelliğimiz; bize gönderilen her şeyi “..demek batı’dan geldi, doğrudur, biz de yapalım” adına geldiğimiz yer yalnız saf oyunlar değil, altında önemli “ekonomik” çıkarlar ve de “kafa yıkama! Önemli bankaların, fondation’ların ve onları müzelerinin, zengin snop milyarderlerin gösteri alanındaki bu “özenme”nin elbet bir gün suyu çıkacaktı ve çıktı. Kimsenin okumaya vakti olmadığı için, bu “çağdaş ekonomik histeri” yi eleştirenler, gazete, dergi ve de ınternet yine bunu okuyan ve de aldırmayanların ilgi alanındaydı! Bu şamatayı çökertecek belki ekonomik bir kriz olabilirdi ve de oldu da; ne yazık on yıl sonra daha beter, bu kez arapları da bu oyuna sokarak; “keriz silkelemek” sistemiyle 21 yüzyıl “sanat tarihini” daha kapsamlı yazmayı sürdürüyorlar. Dün gördüğüm film: “THE SQUARE”  İsveç sineması yapımı, yönetmeni Ruben Östlund daha önce yaptığı “SNOW THERAPY” filmiyle yine ülkesinin ve Avrupa Birliğinin önemli bir sorunu olan “göç” konusunu işlemişti; Göteborg’daki Afrikalı çocuklara yapılan şantaj içeriğiyle. Bu kez yönetmen önemli bir duvara çarpıyor arabasını; konu kimsenin şimdiye dek dalga geçemediği “contemporary sanat” yani önemli bir “lobi’nin, modern müzelerin ve de onların zengin mesenlerinin nasıl “manupulé” edildiğini, bir modern müzeyi yönetenlerin varoluşlarındaki sapmaları, saflık ve naiflik adına komik bir şekilde sunarken, İsveç’in geldiği ekonomik güç adına oluşan zengin ve yaşlı bir sınıfa karşılık bu ülkeye göçen ve de İsveçlilerin saflığını istismar eden, yalnız dilencilik ve hırsızlıkla yaşayan malûm ülkelerden gelenlerin bir panoraması! Bir “modern müze” yöneticisinin yeni bir sergi aşamasında yaşadığı üç kaotik günü anlatırken geri planda bu müzenin sergi salonlarında “absürt” bir gezintiye çağırıyor bizi.


Örneğin bir salondaki “instalation”da sanatçı önemli oranda “çakıl” yığmış, tepeçikler hesaplı, santimetre şaşmıyacak! Biraz alıcı gözle bakarsak, bu çakıl yığınlarını izleyen kameraların kontrolu ve de bütün gün bunu dikkatle bekleyen bir bayan, müze bekçisi. Kaza geliyorum demez; temizlik yapan kadının dikkatsizliği bu çakıl tepeçiklerinden birine dokunuyor bu bir santimetrelik oynamayı eğer sanatçı duyarsa; eserine yapılan bir saldırı olarak alacak ve sigorta müzeden saygısızlık adına sanatçıya bir kaç milyon ödeme isteyecek vs. Virtüel değil bu filmdeki pasaj; örneğin geçen yıllarda buna benzer gerçek problemler yaşandı. Dormund müzesindeki Martin Kitbenberg’in eseri “..ne zaman tavan akmaya başlamış sa” yani eser, içine su damlayan bir kova, müzede temizlikçi kadın yer biraz ıslanmış diye kovayı bir kaç cm. oynatınca, sanatçı tarafında müzeye açılan dava 800.000 euro olarak sonuçlandı. Yine Joseph Buys’un Dusselldof müzesindeki installation’daki tereyağının erimesi ve de niceleri. Filmde müze arka planda, sandalye yığınlarının olduğu bir yerleştirme, sandalyaların yıkılması dolby audio’yla seslendirilmiş. Her kez müze gezilerimde dikkatimi çeken; bu anlamsızlıkları bekleyen, kontrol eden kişilerin varoluşlarındaki monotonluk, sıkıcılık, rutin. Çaktırmadan bakarım; yalnız modern müze değil örneğin Louvre, çok önemli tuvallerin olduğu bir salon da olsa belli bir sabırın ötesinde çoğu kez fazla gezen olmadığında uyuyan müze gözlemcilerinin, bu kısa kestirmelerdeki  ürkek düşlerini!
Avrupanın zengin ülkeleri bugün göçün çekim alanında. Yaşadığımız tüm gerçeklerin; harplerin kayganlaştırdığı büyük sapmaların dışında Avrupa birliğinin kendi içindeki göç sonucu yaşanan absürtü ne yazık gören çok ama kavrayan az! Bazı ülkeler örneğin Romanya ve Bulgaristan, ülkelerindeki istenmeyen azınlık ve etnik olan önemli bir bölüme pasaport vererek başından silkelemiş, bunlar da bir Avrupa vatandaşı olarak önemli kentlere gelerek daha önceki yaşamlarından katiyen taviz vermeden ve hiç bir kompleks gütmeden yaşantılarını sürdürüyorlar. Dilencilik ortaçağda bile bu kadar popüler olmamıştı, yankesicilik ve hırsızlık da bu folklorün bir parçası. Filmde İsveç’lilerin hümanist duygularla bu yabancılara yaklaşımı katiyen abartma değil, istismar edildiklerini düşünemiyecek kadar naif bir toplum bu İsveç! Biz değil miyiz; Avrupa’nın verdiği üçbeş kuruşla dört milyon Suriye’liyi, sosyal yapılaşma düşünmeden alıkoyan! Şu bir gerçek, Ruben Ösllund bunun da farkında, göçlerin insanın gelişimi ya da değişimine hiç bir etkisi olmadığının. Modern bir toplumun bu insanlara ucuz konforu dışında inanç ve kültür adına olumlu hiç bir şey vermediğini yarım asırdır izledik. Fransa’ya Cezayir harbi sonucu gelen Magrep’liler kendi ilkel varoluşlarında hiç bir taviz vermediler, assimile olmak adına. Almanya’daki Türkler de öyle; Berlin’de mi yaşıyor yoksa Artvin’de mi?
Filmin bir başka öğretisi de sponsor ya da mesena adına paranın akacağı kaynakların, sanat adına nasıl kullanıldığı. Genellikle zenginlik büyük aşamalarda paranın, topluma iyileştireceği sosyal sorunlara değil de sünepe, kompleks giderici loby oyunlarına, örneğin bir modern müzenin “donateur”ü -bağış yapan-  olmak, müzenin snop gösterileri, yemekli açılışlar ve bunun sağladığı mediatik şamatada baş rolde, komik olduğunu farkında olamamak adına! Katiyen hayali değil bu; bir kaç gün önce Fondation Louis Vuitton’da açılan “Modern Olmak” ,  MoMa-Whitney müzesi vs.kolleksiyonlarından gelen “Çağdaş Amerika Sanatı” sergisi nedeniyle Milyarder Bernard Arnauld’nun verdiği yemek. Daha snop, daha komik bir seromoni düşünülemez; MoMa’nın direktörü Glen Lowry’nin özellikle katıldığı bu gece, filmdeki yemek sahnesini aratmıyor.


Birden aklıma geldi; Basel Sanat fuarı nedeniyle bir Türk Bankasının, Basel’in önemli bir otelinin fuayesini kiralayarak, bu fuar için gelen Türk müşterilerine sunduğu VİP ikramı! Komik değil mi?
Performans sanatçıları da dersini alıyor bu filmde; Arjantin’li performance sanatçısının gerçekleşmek istediği ‘kafamızdaki küçük alan”, büyük emekler harcıyarak yapılmak istenen bir gösteri ve bir concept: exposion/ non exposotion !
Bu filmi görürseniz, belki uzun bir süredir ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız!

1 yorum: