11 Kas 2017

KAOTİK GÜNLER 2



19 yüzyıl Alman kökenli bir sözcük KİTSCH; süslü, zevksiz, beğeninin belki en bayağısı gibi karşılıkları sözlükten çıkarak güncel sanatın estetik kapsamına girdi. Güncel sanat üstüne bir anlam yüklemek güç, pentürü eleyerek bir sirk misali aklımıza gelebilecek her türlü gösteriyi “düzmece” mediatik çekim alanları yaratarak; örneğin Modern Müzeler, Fondationlar, Biennaller, fuarlar vs. meta olarak işleve sokarak, bir kaç milyarderin uluslararası satış evleriyle yönetiliyor. Bidon isimler yaratıp, onları pazarlamak için Versaille Sarayından tutun Louvre’a kadar en dokunulmaz mekanlarda show yaptırıyorlar. Takahi Murukami, Joanna Vascoceloc, Jeff Koons vs. ki tümüyle kitsch’le yıkanıyorsunuz. Kimse ağzını açmıyor, bilmiyorum belki sanat eleştirisi öldü ama Fransa’da bir tek düşünür Luc Ferry acımasız eleştriyor ama kim dinler!
Tekrar bunları yazmak beni yoruyor ama konuya girmek için yine dışardan bakmak gerekiyor. Gözüme ilişen Beyaz Müzayede’nin güncel satışının kataloğunda yine malûm isimler ama kataloğun kapağında bir portre: yani satışın göz bebeği; imza Fahrelniza Zeid; 500.000- 750.000 YTL. açılış fiatı, kanımca milyona gidecek. Eğer sanat adına, resmin kuralları adına, tekniği adına, boya olarak, anatomik, estetik, içerik, mesaj vs. benzer çirkinlikte bir tablo, turistik mekanların kaldırımlarında 15 euro’ya satılıyorsa, belki Prenses’in hatırına biçilmiştir bu fiat. Katiyen hiç bir hesaplaşmam yok bunları yazarken; oysa oğlu Nejat Devrim annesine karşı daha da acımasızdı: “canı sıkılan pazar ressamı bir prenses” olarak tanımlardı ve de dargın öldü. Sonuçta yine Kitsch’e dönersek, ne yazık bir zevksizlik de olsa bir kalite içerir kitsch; o zaman kitsch bile değil. Soyut süslemelerini eleştiremeyiz çünkü sanatçı böyle soyutluyor dünyayı dediklerinde, ona bir yanıt vermek güç ama durup dururken portre yapmak nereden çıktı? Yazının devamında Blog’larım da daha önce bu konuda yazdıklarımda görüldüğü gibi bir sataşma da değil benim tavrım; bu çevrede kimse yüzüne eleştirmez, tekrar ediyorum 30 ressamla her ay 10 müzayede dünyanın hiç bir yerinde yok; köreltiyorlar pentürü kimse farkında değil!

“Tanınmış bir müzayede evi, verdiği ilanda “müzayede sezonunun” açıldığını muştalıyordu; oysa aynı günlerde Contemporary İstanbul fuarı da bitmek üzereydi. Şaşırdım, ne akıl almaz bir iştah, ne yi göstermek istiyorsunuz, tekrar tekrar ne yi pazarlıyacaksınız? Varoluşlarında iğreti duranlar, lüks kataloglarında, pırıltılı Internet sayfalarında, bu sezon piyasaya sürecekleri başeserleri kendi “virtuel” kolleksiyonerlerine “emri-vaki/fait accompli” sunarken, yine aynı ressamlar öteki müzayede evlerinin satışlarında, çok değişik değerlendirmelerle; ibrikler, sürahiler, el yazması panolar, tesbihlerle karışık, oryantalist suluboyalar ve de “meçhul Ermeni ressamların” “nocturn” İstanbul peyzajlarıyla bu oyunun içindeler. Daha dün bir sergiden aldığını bir müzayedeye koyup, o sanatçıya ve galeriye saygı duymayanlar , elden ele dolaşıp, ipi pazara çıkan tablolar, ressamlar! Unutmayalım yaşamak için müzayedelere ısmarlama resim yapanlar da çoğunlukta; yaşamak kolay değil! Bilemediniz otuz ressamı bile kapsamayan bir rutin. Bize özgü bir köpürme ama çoktan bir geriye dönüş başladı bilesiniz! Çöken bir ekonomi, resmi hani o başladığımız yılların kıyılarına getirdiğinde, biliyorum ki siz daha önce çekip gitmiş olacaksınız!
Blog’umda geçen seneler de bu konuya değindim; değişen bir şey yok:”

“ Ülkemizdeki bitmez tükenmez bilmeyen , resmin gizemini , hayalini "metah " adına pazara çıkaran, deynekcileri sanat yargıcı yapan "MÜZAYEDE" hystérisine karşı yapacak hiç bir şey yok, sanatın  “albenisi”; bakan ama göremeyen gözlerin , yargılayamayan beyinlerin eline düşmüştür. Sanatı yöneten ülkelerde, uluslararası ünlü satış evleri bu pazarı değer adına bir "borsa niteliğinde" korurlar , çünkü "değer" bu yatırımın garantisidir ve de her gün müzayede yapılmaz! “

“ Geçenlerdeki yine bir müzeyedenin 2 milyon üstüne sattığı bir tablonun ki -alan almıştır-, beğenisine: “ne karışıyorsun, sen de ressamsın, kıskanıyormusun, sen de o tapınaktasın” demiştim! Sözgelimi, bu şamata içinde asıl gerçek; ülkemizde  - tekrar ediyorum - ileriye dönük resim tarihini; hazırgiyimciler, mütahitler / alış-veriş merkezlerinin patronları ve lüks otellerin sahiplerinin yazdığı malûm. Daha önce Lebriz com. sanal dergide aynı şekilde diklenmeme bir yanıt gelmişti; bir bey, böyle konuşmamdan sinirlenerek , -… beyfendi ben cam ticareti yapıyorum, camcıların da resim sevmeye, resim almaya hakları yok mu? Anımsamıyorum ne yanıt verdiğimi ama şimdi Ece Ayhan misali bir yanıt vereyim bu soruya: evet " Bütün Yort Savul'lar " resim alır ve de sanat tarihi de yazarlar, müzayedeler yaşadıkca. “Bu kez Arif Dino’nun bir şiiri geldi aklıma: Döner kebab / dönmez olsun!”
“Beni "kadına dair" bir blog yazmaya;  önümüzdeki günlerde yapılacak bir müzayedenin kataloğunda gördüğüm prenses Fahrünisa El Zeid'in satışa sunulan bir tuvali oldu. Tekrar baktım; 350.000 liraya satışa sunulan bu portreye gerçekten alıcı gözüyle, hani şöyle, resmin sınırlarında dolaşmış, biraz desenin farkında, boyanın, insanın içeriğinin, sanatın varoluşunun ya da sürekliliğin, bakmak fiilinin gerektirdiği tüm iyi niyetlilikle düşünerek, bu "croute'u" - kabuğu- bize yutturan "çığırtganları" ve deynekcileri tekrar kutlarım. Bu konuda daha önce Blog'da yazdığımın ( Oxymore/Kasım 2013) ötesinde yeni bir şey söylemek gereksiz. Kanımca başlangıcın çok üstünde satılacağından hiç şüphem yok. Bu kez alıcıyı izliyeceğim; bir hazır- giyimci, bir alış-veriş merkezi patronu, bir taşaron- betoncu, şüpheli bir banker; kim olabilir bu parayı gözü kapalı atabilecek? Öteki ressamlar ne düşünüyor onu da merak ediyorum ve de biliyorum ki düşündüklerini böyle açık söylemezler, bizans usulu daha temkinlidir eğer aynı yolda yürüyorsak.”

“Eğer konumuz "parayı veren düdüğü çalar" ise; sayın iş adamı Zafer Yıldırım Dubai'den alır resmi evine asar. Ama iş bununla bitmiyor; mega alış-veriş merkezlerinin sahibi, derici, Kasımpaşaspor  kulübü başkanı çaktırmadan Türk Resim Tarihini'ni de yazıyor: Christe's verdiği demeç elbet bunun "hamasi" bir nedenle yapıldığı; Raffi Portakal'ın telefonla gerçekleştirdiği satın alma operasyonu; 5 milyon ödeyerek Cumhuriyet'in 90. yıl dönümünde bu tablonun ülkesine dönmesi! Ben çok korktum bir yabancı alır diye ama korkulacak bir şey yok; bu İngilizler çok iyi bilirler "keriz silkelemesini"!

“İster istemez eski anılara döndüm: 70 yıllarında Paris'de Galerie Katia Granoff'da Fahrrelnisa Zeid'in sergisindeyiz. Tüm Ortadoğu , Rus , Osmanlı prens ve prenseslerinin katıldığı bu vernissage'da kızı Şirin Devrim bana sergilenen bir sürü tabloda kendisin de " boyamak adına" bir payı olduğunu anlatmıştı ve de inanmamıştım; 1994 de yayımlanan "Şakir Paşa Ailesi" anı kitabından bir alıntı:
 Noel'den sonra kardeşim, ailesi ve kocam, Lech'e hareket ettiler. Hem Ürdün veliahtı Prens Hasan'la buluşacaklar, hem de kayak yapacaklardı. Ben anneme bakmak için Viyana'da kaldım, biraz iyileşirse yılbaşını onlarla Lech'de geçirmeyi umuyordum.
Annem elime kalın bir fırça tutuşturdu. "Ne olur bana yardım et, şu arka fonu kırmızıya boya, kendim yapacak olsam yorgunluktan ölürüm, oysa portreyi bu gece bitirmek istiyorum" dedi.”

“Bir tuvalin kötü boyandığının farkına varabilmek bile yine bir bilgi içerir; pentürün tüm varoluşunu, bir tek sözcükle örneğin "postmodern" le, tersyüz etmek, yeteneksizliği müzelere, kolleksiyonlara sokmak becerisini yapanların, bu "manupulation" güçlerinin arkasında kapitalist yatırım fonları, bankalar, zengin uluslararası müzeler vardır.”

“Bu demek değil ki düşlediğimiz resim yapılmıyor; ressam -benim anlamımda- parasal döngü içinde açılmış galerilerden elini ayağını çekmiş, yerini çığırtganlara, şarlatanlara bırakmıştır. Resim çağdaş'ı, modern'i bayrak olarak açmış sanat lobileri kurmuştur, atölye yerini "manufacture" bırakmıştır Yaratma edinmeleri, yaratıcılığın bireyselleşmesiyle orantılıdır, resme nitelikli bir katkı, sanatın anlamıyla bir kaygı oluşturur, yapma boyutları resmin geldiği yeri yadsımaz, sanat bir sürekliliktir. Soyutlaşma bir indirgeme tehlikesi değildir, anlatımdaki transparance teknik bir dil olduğu sürece figüre içerik olarak katılır. en büyük tehlike; sanatın anlamını, varoluşunu unutup "standart kurmacalar" ya da contemporary' yle göz boyamaktır. Entrikaya dönük, gnostik anlamda müzecilik, yargı sistemlerinin monopolleşmesi, uç yargı sistemleri giderek sanatın sığlaşmasının nedenlerinden biri oluyor. Modernlik fenomeni bir kalkan olduğu sürece, sanatı yargılamak, bakanın algısını robotize etmekle, örneğin "postmodern" oluşturuyor. İşte o zaman isterseniz,  siz de ressam olabilirsiniz!”

“Beğeninin bu denli çarpıtırılması, kendiliğinden oluşmuyor, "décadence", çağların belli dönümlerinde insana dair paradoxal bir moral düşüşüdür. Yalnız "plastik sanatlara" dokunuyorsa bunu genelleştiremeyiz ama tüm bu çirkinliğin "officiel" olarak ileriye dönük müzeleşmesi, paraya dönüşmesi, yapıtlaşması, bir öngörü olarak hiç bir perspektive sığmıyor. Ne yazık "eleştri ya da karşı oluş" tavrı media'da susturulmuş, Tüm basın övgü ve hayranlık, uzun ömürler sunuyor. Eğer özgürce bir şey yazıyorsam bu çevreyle hiç bir çıkarım olmadığı içindir. Bu tarafta geriye dönük hiç bir dialektik dönüşüm olamaz. Ne yapalım? Kabul mu, katiyen, yapılan "modernlik fenomeninin" arkasına sığınmış bir kabusdur, geçicidir ama geriye kalan daha da önemli bence; geriye bir "syndrome" kalacak, "syndrom BURN OUT. “

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder