29 Haz 2019

UTKU VARLIK - ALEX VARLIK /ESQUIRE DERGİSİ / HAZİRAN - RÖPORTAJ : GÜNEŞ UYSALEFE



Utku Varlık, sanatçı

Georges Hotel Galata’nın lobisinde eserleriniz göze çarpıyor; sizin için bir otel veya
müze duvarında asılı olmaları arasında bir fark var mı? Sanat sizce nasıl hak ettiği
değer ve ilgiyi bulur?

Ne yazık ki, oteller için yapılan ya da toplu alınan dekorasyona özgü resimler
konusunda duruşum biraz negatif! Tabii, Alex’in oteline astığı bir, iki resmim,
onun otelini evi gibi algıladığını gösteriyor. Belki biraz da beğenisini başkalarıyla
paylaşmak, babasına bir gönderme yapmak istediği şüphesiz.
Resmin sanat adına mekanları, galeriler ve müzelerdir. Sürekli tekrarlarım,
“Zorla güzellik olmaz!” Saygı ve dinginlik öncelikli gelmeli ancak fuarlar,
müzayedeler ve paraya dönük tüm histeriler sanatın yatağını değiştirdi. “Her
şey sanat olabilir” sloganıyla uluslararası modern müzeler, bienaller ve de
bunu yöneten lobiler bize kendi beğenilerini empoze ediyorlar, inanalım mı?

Yaklaşık 50 yıldır Paris’te yaşıyorsunuz, bir zamanlar öğrenci olduğunuz İstanbul’a
ziyaretleriniz sizde nasıl hisler ve anıları uyandırıyor? Şehrin ve ülkenin sanat
alanında aldığı yolu ve geldiği noktayı nasıl görüyorsunuz?

1970 yılında devlet bursu ile Paris’e giderken, İstanbul’un kapısını kapatmıştım.
Geride tüm dostlarımı bıraktım; yazarlar, çizerler, büyük şair dostlarım
ve de hiçbir dönemde böylesine özgür olmamış bir ülkeyi, yani 1960’lı yılları!
Zaman bir tsunami misali tüm dostlarımı sildi süpürdü... Acı geçer, geride izi
kalır. Sergilerim nedeniyle kısa dönemlerde gelip gittiğim İstanbul bana her
defasında hüzün veriyor çünkü artık bu duygularıma tanıklık edecek bir
dostum yok! Mekanlar da öyle; zamana dayanabilmiş bir, iki yer var ama sanki
bir düş’ün içinde gibi orada da yalnızsınız! Türkiye hiçbir ülkeye benzemez,
kendi küllerinden yeniden doğar, ben buna inanıyorum. Kültürel bir sinerji,
bir kıpırdanış, ne bileyim, bir ışık yansıması olacağına inanıyorum.

Zamanında çok değerli ustalardan, atölyelerinde eğitim almışsınız. Öğretmen öğrenci
ilişkisi sizce baba-oğul ilişkisine benziyor mu? Bir çeşit ‘transmission’
olduğunu varsayarsak, Alex’te kendinizden neler görüyorsunuz?

Alex benim oğlumdan öte iyi bir dostumdur; paylaştığımız ve özdeşleştiğimiz
tüm öğelerle buraya kadar geldik. Örneğin atölyede doğdu ama kimse ona,
“Ressam olacaksın!” demedi, avukat oldu. Şimdi otelcilik yapıyor ama gençlik
yıllarında ona verdiğim Pleiade serilerini, Stefan Zweig’ın tüm eserlerini okudu,
kitap kurdu oldu, yani Alex iyi bir entelektüel, merak alanları da sınırsız. İşte,
oğlunuza ya da başkasına, bunu iletebilmiseniz ne mutlu bana.

Paris’e dönersek... Buradaki atölyenizde bir gününüz nasıl geçer, sizi gözümüzde
nasıl canlandıralım? Paris, 1960’larda uluslararası sanat ve sizin için büyük rol
oynadı; günümüz sanat haritasındaki yeri ve çağdaş sanat arenasındaki iddiası
hakkında ne düşünüyorsunuz?

Sanatta metaforu oluşturan en önemli öğe, değişen zamanla bir denge kurabilmektir; özellikle atölye ya da yaşadığınız mekan sizin hayal bahçeniz olabiliyorsa!
Paris’teki atölyem, André Citroën Parkı içinde çok güzel bir mekan; sanatçılar için kurulmuş bir site içinde yer alıyor. Beni her şey ilgilendirir, resmin yanı sıra Paris’te aktüel olan, sanat ya da kültüre dair aklınıza ne gelirse! Biliyorum ‘zaman’ sığlaşıyor. Akan zamanı nasıl değerlendireceksiniz? Eski günler geliyor aklınıza; café’lerde oturup, gelen geçene bakmak, akşama doğru sinemateke gitmek, kiliselerde barok müzik dinlemek, sonra çıkıp bu yaşadığınız günü bir bistroda kutlamak! Tüm bunları yaşanmışlıklar sayfasına zaten yazmışsınız. Ama bu belleği bir kitaba dönüştürsem, “Belki epik bir diyalog olabilir...” diyerek yazıya başlıyorum. Resmi, yazıyı, okuyup görmeyi 24 saate sığdırmak için daha az uyumak gerekiyor! İşte, böyle doğdu kitabım Zero Hipotez. Resmi özlediğimiz yıllar; resmin bir meta olmadığı, dostlukların imbikten süzüldüğü yıllar! Gelecek yıl yapacağım sergiye paralel ikinci bir kitaba çalışıyorum;  yaşanmışlıkların çekim alanı beni rahat bırakmıyor, anılar sanki kuyruğa girmiş!
Geçtiğimiz yıl Bozlu Art Project’te açtığınız Zero Hipotez sergisiyle aynı adı taşıyor
kitabınız. Hazırlığında olduğunuz yeni bir sergi var sanırım; geçtiğimiz yıldan bu
yana nasıl bir üretim içindesiniz, bizimle paylaşır mısınız?
Sanatı öyle ya da böyle tartışmadan önce içinde yüzdüğümüz ‘imge’ okyanusu,
her şeyi olağan kılmaya başladı. Hiçbir şey bizi şaşırtmıyor, bakıyoruz ama
görmüyoruz, genellikle başkaları bizim beğenilerimizi yönetiyor. Duygu alanlarına
bile giriş ücretli. İşte, burada kendi hayal müzelerimi kurdum, beğenilerimi
ben yönetiyorum, sanatın bir anlamı olduğunu kanıtlamak için...





Alex Varlık, iş insanı

Georges Hotel Galata’nın lobisinde babanıza ait eserler yer alıyor. Onun işleriyle
ilk defa karşılaşan birine Utku Varlık’ı, işlerini ve dünyasını nasıl anlatırdınız?

Ne zaman Georges’un hikayesini anlatacak olsam, kendi deneyimim ve ailemle
bağdaştırırım. Babamın eserleri konu olunca da onun hayatı ve yolculuğunu
anlatırım; nereden geldiği, nasıl bir eğitim aldığı, sanatında neyi yansıttığı...
Ait olduğu Visionnaire akımı, edebiyat, tarih ve klasik müzikten pek çok referans
barındırıyor. Rüyalar görüp, sabah uyanınca birazını çok iyi hatırlamaktan,
çoğununsa sisli olmasından bahsederim. Babamın işleri rüyalarla ilişkilidir;
bunu bir kez anlarsanız, onunla birlikte rüyalara dalıp yolculuk edebilirsiniz.

Başarılı ve ünlü bir sanatçının oğlu olarak Paris’te büyümek nasıldı sizin için? Siz
de hiç sanat üretimini denediniz mi? Hangi alandaki sanata daha çok ilgi duyuyor,
beğeniyorsunuz, bizimle sevdiğiniz yetenek ve adresleri paylaşır mısınız?

Bir sanatçının atölyesinde doğmak benim için büyük şanstı; böyle bir babaya
sahip olmak gerçekten büyük bir keyif. Her iki ebeveynim de, hem babam hem
de annem Genevieve, sanat dünyasına aitlerdi; bu da hayalgücümün zenginleşmesine,
dünyaya ve barındırdığı farklı kültürlere dikkatle bakmama yaradı.
Babam çok entelektüel biridir. Yakın çevresi de öyleydi; Abidin Dino, Nazım
Hikmet’in eşi Münevver Andaç, oğlu Mehmet Nazım, daha niceleri gençlik
yıllarımda bana ilham vermiş, meraklı karakterime hitap etmişlerdir.
Ne yazık ki çizim veya resim alanlarında pek yetenekli değilim ancak sanatsal
içgüdülerimin çok kuvvetli olduğunu söyleyebilirim. Sydney’de yaşayan kız
kardeşim Daphné bir fotoğrafçı; kesinlikle benden çok daha sanatçı. Paris
Barosu’na bağlı bir avukat olmanın dışında, son 15 yıldır konaklama konseptleri
ve iç mimari tasarımları hazırlıyorum. Ve başvurduğum yaratıcı duyularım
için aileme müteşekkirim.

Georges’da sizin Fransız gustonuz hissediliyor; otelcilik sekt.ründe uzun süredir
başarıyla yer alan biri olarak sizce yeni jenerasyon nasıl bir otel deneyimi arıyor?

Georges, marka kimliği açısından kesinlikle bir French touch’a sahip ve
İstanbul’da böyle bir imzaya sahip olan tek işletme biziz. Georges, ben ve
ortağım Kerim Kamhi’nin karakter ve kültürünü yansıtıyor. Her ikimiz de
Franko-Türkleriz ve kendimize benzeyen bir marka yaratmak istedik.
2007’de açtığım ilk işletmeden bu yana otelcilik sektörü çok değişti. Sunduğumuz
butik otel konsepti, butler hizmeti ve evcimen bir enerjiye dayanıyordu.
Şimdi bu, her otelin bir şekilde benimsediği bir trend. Şimdilerde daha ekolojik,
yeşil dostu, açık fikirli, etik ve sorumluluk sahibi bir tavra yönelmiş durumdayız.
Georges ise açıldığı ilk günden bu yana bu prensiplere
sahip. Ancak çatıya enerji için güneş panelleri, meyve-sebze
ihtiyacımız için yeşil bir bahçe kurgulamak ve daha fazlasını
yapmak istiyoruz. Georges’un mümkün olduğu kadar ‘yeşil’
olmasını istiyoruz. Örneğin odalardaki şampuan şişeleri de dahil
olmak üzere plastik kullanımımızı ciddi ölçüde azalttık. Misafirlerimizle
kişisel ilişkiye önem veriyoruz ve Georges’a gelmeyi
ritüel edinen müşterilerimizi görmek bize gurur veriyor. Georges
bir İstanbul klasiği oldu, bu konumunu korumak istiyoruz.

Bu işin bir parçası olarak, İstanbul’un global turizm sekteründe
oynadığı rolün nasıl ilerlediğini düşünüyorsunuz? Sizin seyahat
etmekten keyif aldığınız rotalar hangileri?

Bence İstanbul’un global turizm platformundaki yeri çok özel
ve önümüzdeki dönemlerde daha da iyi performans gösterecek.
Geçtiğimiz 12 aydır pazarda iyileşme gözlemliyoruz ve 2020 için
çok pozitif beklentiler içindeyiz. Özellikle Avrupa ve Amerika’dan
gelen turist sayısında artış var. İstanbul öylesine özel bir coğrafyada
seyahat imkanı sağlıyor ki, eşi benzeri yok.
Otel sahipleri olarak misafirlerimiz gözünde bizler İstanbul’un,
Türkiye’nin ve Türklerin asıl elçileriysek, bu işi en iyi şekilde
yapmalıyız.

Sizi Cannes’a yolcu ettik; yeni bir projeniz var, Domaine Fiesole. Nedir
hikayesi, bizimle paylaşır mısınız? Georges’la ilgili veya farklı girişim
planlarınız var mı?

Evet, heyecanlıyız. Domaine Fiesole, iş ortağım Kerim Kamhi ile
bundan birkaç ay önce start verdiğimiz bir girişim. Cannes’ın
merkezinde, Californie bölgesinde 8.500 metrekarelik bir arazide
konumlanan dört lüks villayı renove ettik. Cannes La Croisette’e
beş dakikalık sürüş mesafesinde, çok değerli bir adres. Farklı
organizasyonlar ve tatil için müşterilerimize kiralamaya başladık
ve çok iyi geri dönüşler aldık. Bu projede lüks otelcilik alanındaki
deneyimimize başvuruyoruz ve lüks bir otelde aldıkları hizmetin
aynısını sağlıyoruz. Havaalanı transferi, yerel mutfağa özgü
gastronomik seçeneklerin yer aldığı bir menü, temizlik, concierge
ve farklı pek çok hizmet daha sunuyoruz.
Şimdilerde Georges Residences adını verdiğimiz yeni bir konseptin
hazırığındayız.

2 yorum:

  1. Gurur duyduğum üretken dostlarım, kan bağım olmayan ailem iyi ki varsınız. Sevgi ve saygılarımla...

    YanıtlaSil
  2. Utku ve Alex Varlık...Yüregimdeki yıldızlar ve karanfil demetleri...Başarılarının devamını diliyorum.

    YanıtlaSil