11 Ara 2011

karşılaşmalar 1 - cour de soir -

Bir kaç gün için İstanbul'dayım , ne garip, bu kent bana bir " ikinci " gün  hüzünü verir ; belki de yaşanmışlıkların " ertesi günü, pişmanlığa benzer bir şey . Aziz Çalışlar 'ın ölümüyle perdeyi kapatmıştım oysa nice dostlarımın ve yaşanmışlıkların külleriyle kaplı eski bir volkan görünümü , mekanların sanki belleğine işlemiş . Ya kalanlar diye sorarsanız ; dostlukların paradan daha önemli olduğu günleri yaşadığım için, tanıkları , eski beraberlikleri bir- fenomen fişi gibi- belleğim onları, kendi arka odasına yerleştirdi . Düşledikleri ortamı ve konforu buldular , " contemporary'nin bereketli toprağında bir compleks aşamasındalar , büyük sanatcı ve onur listelerinde , müzayedelerde çığırtganlara kendini ;  " işte yeni bir baş eser " dedirtmek mutluluğu , Sotbey's in atına binip , Dubai'yi fethe çıkmak  artık bir " illision " değil Şamata yapmak sanki gereklilik , bu absürt dışa vuruş , can sıkıntısından öte bir şey getiremiyeceği için ,  Oblamof'larını " göremiyenler , " naif " media yı da "manipule"ederek yeni bir paralı sanatsever ortamı yarattılar . Artık geriye bir dönüş yok , sanat , yaşamımızda gerçekten bir gereklilik taşıyorsa ; herkes kendi "dümen suyundan" gitmek zorunda .
Dostum Ali Hatemi'nin tümüyle kendine özgü bir sanat / espace mekanındayız ; ışık-müzik , giderek resim ve heykelin görsel amacını nasıl kotardığını ancak burada anlıyorsunuz . Şimdiye dek savunduğum " her resmin ışığı başkadır " tanımının geldiği yer ; dükkan bozması galerilerde sönük neon ışıklarıyla , hastahane koridorlarını aratmayan hüzünlü duvarlarda kaderlerine terkedilmiş , şasisi dönük tuvallerin asıldığı yaşanmış bir belleğin çığlığıydı . Hatemi'nin mekanını gezerken bu günleri anımsamamak elde değil . Dikkat elbette başımı döndüren yeni geleriler oldu ama ... örneğin Karaköy'de yine Ali'nin beni götürdüğü Ma'na Sanat Galerisi ; ne yazık bu canım mekanda sergilenen yürekler acısı ; örneğin tavanda inen bir bayrak kurgulaması ki galiba dünyadan yok olmuş cumhuriyetlerin bayrakları ve de duvara asılı dört panoda coca cola ' nın hava kabarcıklarının sonsuza dek çekilmiş bir videosunu izliyorsunuz . Beni şaşırtan böyle bir mekanı kurgulayan bir ya da iki kişinin sanat adına ; neyi niçin savunduklarının zavallı bir bilançosuydu . Böyle albenisi olan bir mimaride de bir şey sergilemek zorunda değiliz yani boşluğun da bir müziği vardır. Kendileri bilir.
Evet geriye dönersek; Ali Hatemi'nin mekanındayız ve kapı çaldı . Kapıdan giren , giderek şaşırtıcı bir biçimde Bedri Rahmi'ye -fizik- dönüşen Bedri Baykam ve başka bir gezegenden geldiklerini anımsatan iki asistanıydı. Bir süredir sanatcılarımızda "asistan " kullanmak moda oldu ; manken fiziğinde , son derece alımlı ve akıllı bu genç kızların bir ressamın atölyesinde ne işi olur anlamıyorum! neyse bunu bir gün soracağım ! Son kez Paris'de de karşılaştığımızda da aynı dekordu , demek çağımızın ya da contemporary'nin bir gerekliliği, bilmememi mazur görün! Sonuç olarak Bedri Baykam'a kendisine dair bir hikaye anlattım , olayı anımsamadığını söyledi , şaşırdı ama sevdiğini söyleyemem .
1963 yılının kanımca ekim ayı olsa gerek, Kürt Necati ile Beyoğlu'nda Hasnun Galip sokağına çıkan küçük bir sokakta, ufacık bir gişe görünüşünde yalnız esrarlı şarap dediğimiz ; dünyada içilebilecek en kötü şarap ve yanında haşlanmış yumurta satan Hiro'da , söylemeye gerek yok , iki Güzel Marmara şişesi verdiğinizde size su bardağında bir kadeh özel şarabından verir ve aniden gişenin inme pancurunu bir giyotin gibi kapatırdı , yumurta için de bir şişe ödemek gerekirdi. Sokak Yeşilcam'a gelmiş ve de umudunu yitirmiş tipler , müzmin figüranlar , üç kağıtcılar ve civar barlar de çalışan kadınların yaşadığı tipik bir Beyoğlu'ydu. Beyinlerimiz uyuşmuş Küçük Parmakkapı sokaktan Beyoğlu'na yürüyoruz derken Asaf Çiyiltepe'nin Gen-Ar tiyatrosunun altındaki resim galerisinden - tiyatro ve galeri Muhtar Kocataş' ındı -
gelen seslerden uyandık ; gözümüzün önünde iki adam Akademiden "cour de soir " hocamız Şefik Bursalı'yı kaldırıma koydular . Hoca : .. siz kimseyi kandıramazsınız , çocuk ressam , ...olamaz efendim, ne günlere kaldık , üstün kabiliyetli , gel bunu bakkala anlat , dolandırıcılık sizin yaptığınız..  kendinden geçmiş bağırıyor . Biz koşarak :".. aman hocam sakin olun n'oldu , size ne yaptılar" vaziyeti öğrenmeye çalışıyoruz ," ..ha, aman oğlum git gör , iki karış bir oğlana bir şeyle çiziktirmişler sonra bize ressamlık satıyorlar , olur mu , biz Akademi'de tere mi satıyoruz , utanmaz adamlar " diye bize anlatırken, yukarıya çocuk ressam Bedri Baykam'ın babası Suphi Baykam çıktı ; "..beyfendi çekip gitmezseniz polis çağıracağım , utanmıyormusunuz bir çocuğa bağırmaya" , Şefik Bursalı umulmaz bir çeviklikle adamlardan sıyrılıp Suphi Baykam'a sıçradı , " ben size bağırdım , siz siniz bu çoçuğu kandıran , utanmaz adam vs. " Biz olaya el koyduk ,  Neco hocayı oradan uzaklaştırırken ben de Suphi Baykam'a tartıştığı adamı kim olduğunu anlatarak galeriye indik , girdiğimizde; duvarlarda kowboy resimleri ve de olaydan korkmuş, kısa pantalonlu esmer bir hintli çocuğu anımsatan iri siyah gözleriyle Bedri Baykam bana bakıyordu.
                


O yıllarda ilk yıl, Galeri denilen desen atölyesinden sonra seçtiğiniz bir hocanın atölyesinde dört yıl pentür çalışılırdı . Bu atölyelerde sabahları canlı kadın-erkek modelden çalışmanın yanı sıra akşamları da 18 den itibaren " Cour de Soir " da  canlı modelden isteyene desen çalışma olanağı veriliyordu. Geç olduğu için pek kimse gelmezdi . Akademi de atölyeler bilek gücüyle paylaşıldığında , boyu normalden küçük olan Şafik Bursalı'ya atölye kalmayınca ona da " Cour de Soir "ı vermişler , kendisi her fırsatta bu haksızlığı anlatırdı ama kim dinler , olan olmuştu, ötekilerin gölgesinde bir hayat böyle geçti!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder