15 Nis 2014

OKUMAK BİR BAŞKA YOLCULUKTU

Yine çok erken yıllar, kitapcı Remzi bey karanlık kitabeevinin kasasında; babamı görünce ayağa kalkıp selamladı, beraberce bir sigara yaktılar; ne konuşuyorlardı anımsamıyorum ama tek tek kitaplara dokunmak, içinde resim var mı diye bakmak, başlıklarını okumak ve daha sonra kırtasiye bölümünde hala kokusunu anımsadığım "Hard Muth-Koh i Noor" markalı silgileri koklamak, renkli kalemleri parmağımla dokunarak denemek, tekrar kitaplara dönmek ve bu kez kitapları açtığımda burnuma gelen kağıta sinmiş baskı ve rutubet kokusu aklımda kalanlar; özellikle o yılların üçüncü sınıf, hafif saman rengi, gramajı ağır kağıtlar  bugün bile bu kokuyu saklıyorlar. Kitap hemen alınıp okunamazdı, önce bir açacak; çakı, bıçak, cetvel ya da parmakla katlanarak basılmış sayfalar kesilerek açılır yani 200 sayfalık bir kitapda 20 fasikül varsa, 50 sayfayı açmak gerekirdi. Okumak faslı başladığında en büyük süpriz; gözden kaçmış, açılmamış bir kaç sayfa! Sinirlenip ya da üşenip parmağınızla açmışsanız, tırtıllı sayfalar daha sonra size başka pişmanlıklar getirecektir.



Cumhuriyetle birlikte yeni türkçeye dönüş, latin harfleri, dilin arınması vs. kolay olmadı. Genellikle 30 yıllarında dilin değişimi, bu farklaşma daha çok o günlerin ünleşmiş yazarlarını uzun süre olumsuz etkiledi; sanki yeni bir dil öğrenme güçlüğü, Türk Dil Kurumunun yeni uygulama, yazım kuralları, osmanlıcadan türkçeye sözlükler zaten hiç bir zaman yeşermemiş bu alana kendiliğinden bir süreç getirdi. Genel kültürün gerektirdiği çeviri sorunu da Ankara'da 1940 yılında hasan Ali Yücel'in kurduğu "Tercüme Bürosu" Nurullah Ataç'ın başkanlığında;  Sabahattin Eyüboğlu, Erol Güney, Melih Cevdet, Orhan Veli, Hasan Ali Ediz, Behcet Necatigil, Bedrettin Tuncel, Nusret Hızır vs. dünya klasiklerini türkçeye çevirip yayınlamaya başlamıştı. Gelin görün ki o güne kadar ilk görünüşte yüzlerce klasik bizim kültür alanımızda yoktu; daha doğrusu başka bir dil bilmiyenler daha çok "kulaktan dolma" sığlaşmış, düzmece bir bilgiyle yaşıyorlardı.


Beni her kez şaşırtmıştır; bu derin bir geç kalmışlık duygusuna rağmen bu ülkede " yeniden doğmak " isteği; klasikleri baştan okumak; örneğin bir rus edebiyatını kendi dili keyfinde okuyabilmek. Erol Güney, Hasan Ali Ediz, Nihal Yaluza Taluy vs. çevirileri, şunu diyebilim ki belki öteki dünya dillerinden daha iyi çevrilmiştir; Nobakov'a göre Gogol ingilizceye o kadar kötü çevrilmiş ki, bu da Rus edebiyatı için kötü bir ivme oluşturmuştur. Tercüme bürosu tarafından 1944 yılında çevrilmiş 97 yabancı eserden 13' ü rus klasiğidir. Yine bir anı: 60 yıllarında sinematek'de Tolstoy'un Harp ve Sulh romanından sinemeya Sergei Bondartchouk tarafından uygulanan filminin gösterisinde, yalnız rusca, alt yazısız olması nadeniyle Hasan Ali Ediz ön koltuğa oturup, yüksek sesle flimi türkçeye çevirmişti Şunu da unutmamak gerekir; 1950- 60 yıllarında Tercüme Bürosu dağıtılıp, Rus edebiytına baskı ve sansür getirilip, Rus kökenli Erol Güney yazdığı bir deneme yazısı nedeniyle İsrail'e sürülmüştü.



1930 larda basında özgürlük gibi başlayan iyi niyet kısa bir süre sonra Nazım Hikmet'in şiirlerini bir sol "metafor" olarak yargılanmasıyla hiç bir zaman bitmeyecek bir kaos'a girdi; okumak öyle bir kontrola alındı ki dünya klasiklerinde bile sol düşünce arayıp hapse atılmak olağan bir suç oldu. Örneğin 70 sonrası askeri darbelerde evinde yasak kitap saklayanların hapis ve işkenceyle biten kaderleri yine kitabı susturamadı; bilgi belleğe odaklanmış sa, onun için sansürler geçicidir.
Bizim kültürümüzü yönlendiren yalnız yasaklar değil, bir de bu sistemin her zaman yaşadığı olanaksızlık ve ekonomik çıkmazlardır. Daha kitap ortada yokken "kağıt" edinmek birinci sorun olarak gelir, bilirim dergi çıkartanların eş zamanlı sorunlarını; eğer bir dergi üçüncü sayısında kapıyı kapatmışsa yine kağıttır sorun. Bu nedenle kağıda, yazara, çevirmene, dağıtıma ve de akla gelmeyen "marazlara" yönelen "risk" giderek kültürü sığlaştıracaktır. Örneğin bizim kuşağın ya da birlikte büyüdüğümüz "Varlık yayınları" ve dergisi,  kesintisiz en uzun ömürlü olanıdır. Bunu titizlikle yaşatan kurucusu Yaşar Nabi Nayır, Muzaffer Reşit takma adıyla çeviriler yaparken bilmiyorum hangi nedenlerle bu kitapların çoğunu kısaltarak yayınlamıştır, bu şekilde ekonomik bir boyut kazanmak için bilmeden okuduğumuz o kadar çok kitap vardı ki; işte o zaman biz ve bizden önceki kuşağın kültüründen biraz şüphem vardır. Mihail Solohof, Nobel ödülünü kazandığında iki yayınevi Türkiye'de tanınmayan bu Rus yazarının ünlü "Ve Durgun Akardı Don" uzun romanını acele çevirip yayınlamak için yarışa girerler; Ağaoğlu Yayınevi, Tektaş Ağaoğlu'nun ivedilikle yaptığı çeviriyle kavgayı kazanır. Buna çok içerleyen "Altın Yayınlar" kısa bir süre sonra iki çevirmenin titizlikle üstünde çalıştığı " Soholof çevirisinde Tektaş Ağaoğlu'nun yanlışları" diye bir kitap yayınlar. Bir de aklımı kurcalayan; o yılların çevirmen olarak yaşayanların çoğunu iyi tanıdım, şimdi kendime soruyorum: iki dili hangi derecede bilmek gerekir ki çeviri iyi olsun? Yabancı dil öğrenimi yapmış çok az yazar tanıdım, dil biliyorum diye dolaşanların çoğunun lise  yabancı dil bilgisi vardı, kanımca yeterli değildi bir klasik çevirmek için. Örneğin Behçet Necatigil'in Rainer Maria Rilke çevileri gerçekten bir harikadır, acaba Necatigil bu denli almanca biliyor muydu? Beraberliğimizde katiyen aklıma gelmedi böyle bir soru. Kadim dostum Yüksel Pazarkaya uzun yıllar Almanya'da yaşadıktan sonra Rilke'nin bir çok eserini dilimize kazandırdı, onunla özleşmişti . Paris yıllarında Münevver Andaç, Gallimard yayınevine Yaşar Kemal'leri çevirirken; daktilosunun başında, sözlüksüz nasıl olur diye şaşardım, dil canbazı işte böyle olunurdu.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder